Genç kalma

Lib right olarak çözüm önerileri...

2020.11.23 16:18 westfalenz Lib right olarak çözüm önerileri...

Öncelikle uzun bir yazı olacak bunu belirteyim. kendini lib-right olarak tanımlayan biri olarak fikirlerimi yazayım. Her türlü tartışmaya ve karşıt fikre tamamen açığım.
Eğitim
Ben üniversite okudum devlet bana is vermek zorunda kafasına karsıyım. İssizlik maası, ücretsiz saglık sigortası da istemiyorum, ücretsiz eğitim ya da kitap istemiyorum. Köklü okullar hariç üniversitelere tamamen ozel ve paralı olmalı hatta. sadece alanında ciddi basarı gösteren öğrencilere üniversiteler burs vermeli, bu konuda kararı sadece üniversiteler devletin baskısından bağımsız bir şekilde bireysel olarak uygulamalı. Yani üniversite eğitiminin nitelikli hale gelmesi üniversiteye girişin sanki ortaokuldan liseye geçiş gibi standart bir halde olmasının önüne geçilmeli. Bunun da en büyük yolu merkeziyetçi sınavları ortadan kaldırmaktan geçiyor. Sırf oturup cumhuriyet dönemi eser yazar ezberi yaptı diye bi adamın üniversiteye yerleşmemesi gerekiyor. Türkiye'de son yıllarda her ile bir üniversite mottosuyla yayılan üniversite eğitiminin yaygınlasıp değersiz hale gelmesine dur demek şart. Bu konuda devlet, öğrenci, öğrenci ailesi ve okulun yapıldığı yerdeki yerel halk ortaklaşa bir şekilde ülkeye dinamit atıyor. Devlet memnun çünkü üniversite açtık, bölgesel gelişime katkı verdik diye elini güçlendiriyor, öğrenci memnun çünkü ailesinden kopmak için birebir bir fırsat, özgür bir ortam o dönemde gençlerin uzun vadeli problemleri ertelemesine yol açıyor. Aile zaten çocuğum memur olsun, üniversite okumak şart kafasında. Yerel halk desen hangi araziye kaç katlı apartman dikerim daire x kira kafasında. Yok olan ise koskoca bir genç nüfusun hiç uğruna heba edilmesi. Üniversite öğrencisi sayımız korkunç derecede yüksek ve Türkiye'nin bu kadar lisans mezununu istihdam edecek gücü yok. Üniversiteler artık gençlerin işsizlik erteleme aracı olmaktan çıkmalı. Bunun da tek şart üniversiteleri paralı hale getirmek. Üniversiteye gitmenin bir bedeli olmalı. Bir bedeli olmalı ki artık üniversite nitelik kazansın. Başarılı öğrenciler önceki öğrenimlerinin değerin farkına varsın. Bu sayede lise ve ortaokul nitelik kazanır çünkü üniversiteler kendi uygulayacağı yeterlilik sınavları gibi daha önceki öğrenimi de tanıyacak. Eğer ki hiçbir kriteri sağlayamayıp burs ya da herhangi istediği bir bölüme yerleşemeyen kişi varsa Vakıf okullarına katılabilir ya da parasını ödeyerek bu eğitim hizmetini satın alabilir. Nitekim ciddi bir birikimle satın aldığı bir eğitimde bu kişi daha başarılı olacak ve eğitim süreci boyunca çok daha üretken olacaktır. Yüksek öğretime geçerken tanınan onceki öğretim basarısı mesleki eğitim ve liselerin gelismesinin ve eğitim kalitesini arttırmanın tek yolu. İnsanları olabildiğince çabuk bir şekilde ekonomik gelir elde etmesine yönelik politikalar güdülmeli. İşsizlikle mücadelede hedeflenmesi gereken en kalıcı çözüm bireyleri olabildiğince finansal açıdan bağımsız ve üretime katılabileceği şekilde hazırlamak. Ellerine diploma diye Türkiye'de toplam istihdam alanı 5000 i geçmeyen sektörlerde yılda onbinlerce mezun vermek değil... İşadamları daha çok üniversite kurmalı ve piyasanın ihtiyacına göre işleyeceği nitelikli personeli, piyasanın talebine göre dengelemeli. Bu şekilde ancak firmalar istedikleri nitelikte çalışanı yetiştirip dengeli bir kontenjan oranıyla üniversite eğitimini nitelikli hale getirebilir.
Bugün herkesin eleştirdiği market fiyatlarındaki en büyük artısın sebebi de yine memur zihniyetidir. Elinde dededen kalma dönüm dönüm tarlaları olan adamlar bile gidip memur olma pesindeyken o ülkede domatesin fiyatı 15 liraya da cıkar. Git ABD'nin en düşük gelirli eyaletine (mesela Alabama) kapıları cal ve halka domates fiyatı diye sor, adamlar neden bahsettiğini bile anlamazlar cünkü sıfır enflasyon sıfır faiz domates hep aynı fiyattadır. ABD'de en az konusulan koulardan biri tarımdır cünkü zaten GSYIH icindeki payı ve istihdam oranı makinelesme ve teknoloji ile birlikte cok düsüktür. Liberal-kapitalist ekonomi yerine devlete tapıcı memur zihniyetin oldugu yerde neolitik cagdan beri uygulanan tarımı bile beceremeyen topluma dönüsürler . Sonra burda sevimli sevimli gencecik heidi gibi kızların Avusturya'da inek sağdığı videoları atarsın.Evet cünkü o ülkelerde o kız gidip bir üniversite okuyayım da polis olayım, asker olayım ya da belediyede calısayım demiyor. Bunu diyen olursa da bunu yapmak da serbest ama bir bedeli var... Memur tapıcılıgını bırakıp girisimciligin yükseldiği bir ülke şart.
Liyakat
Liyakatın tek temeli sonucunda elde edilebilecek ekonomik kardır. Ancak ucu kar etmeye dokunan bir kurulusta liyakattan bahsedebilirsiniz. Devletin kontrol ettiği her türlü isletme sonucunda liyakatsız secim ve torpile en nihayetinde yozlasmaya ve zarar etmeye mahkumdur. Torpil,kar amacı güden şirkette dönmez. Diyelim ki benim bir özel okulum var ve matematik öğretmenine ihtiyacım var. Ben gidip dış tıcaret mezunu amcamı sırf ben yaparım dediği için o okula koyarsam iki gün sonra veliler kapıya gelir, öğrenciler memnun olmaz, basarı ciddi manada düşer ve benim isletmemi kimse tercih etmez. O zaman gider pasa pasa bu isten anlayan matematik öğretmeni alırım. Cünkü kurdugum isletmenin varlıgını sürdürmesi buna baglı. Devlette ise kim benim varlığımı sürdürmek icin gerekli oy potansiyelini sağlıyorsa onu kayırırım. Zira devlet kurumunda kar olmadığı icin öğrenciler basarısızmıs, pi de sondan 3. olmus ülke benim umrumda bile olmaz cünkü kafamdakı en büyük hedef koltugumu korumak olur. Bir güzel benim partime üye adamı kayırır yerlestirir yıllarca beslerim. Bir tane de 1 ay tarih videosu izleyerek yaptıgı ezberle gecinilebilen bir sınav koyarım ki bakın sonucta sınav var diye kılıf uydurayım. Liyakatı ben sağlayacağım diyen her türlü siyasi olusuma karsıyım.
Hayatımda hicbir zaman devlet hastanesinde diş bile çektirmedim, zaten cektiremiyoruz da. 6 ay sonraya gün veren hastaneler dolu memleket. Devletin bedavaya sağlayacağı bir hizmetten fayda bekleyen zihniyete karşıyım.
Ozel sektor desteklenmelidir, bu zorunluluktur. Ekonomik olarak right-wing olmayıp da gelişebilen bir ülke yoktur dünyada. Ozel sektörün büyümesi ve küresellesmesi sarttır. Üretimin yegane saglayıcısı ozel sektördür. Devletin üretimle ya da istihdamla işi yoktur. Kontrol mekanizması olarak devrede olmalıdır. ABD gösterdi ki güclü özel sektör yüksek üretim, yüksek üretim güçlü bir GSYIH, bu da mal ve hizmetlerin ucuzlasması ve yaygınlasması, herkesin alabileceği seviyede olması demek. Devlet yardımı değil, kendi emeğimle sağladığım yüksek alım gücü istiyorum. Bunun da tek koşulu ülkede küresel piyasada etkili olan ve katma değer üreten, rekabetçi bir özel sektör... Özel sektör istihdam sağlar, rekabetçi piyasada devamlılığını sağlayabilmek için ihtiyacı olan personele yüksek rakamlar öder, istihdam sağlar ve devletin sırtındaki kamu maliyeti yükünü alır. Devlet de bunun sonucunda bireyin önündeki en önemli engel olan vergileri düşürür. productivity artar.
Türkiye'de özel sektör güçsüz. bü yüzden sartları genel olarak olumlu değil. Bunun nedeni kapitalizmin kötü olması değil, Türkiye'deki serbest piyasanın ve özel sektörün yeterince güclü olmaması ve desteklenmemesi. Alım gücünün düsük olmasının sebebi emege gösterilen talebin az olmasıdır... Üretim olabildiğince arttırtılmalıdır ki bunun sonucunda emege ihtiyac duyulsun ve emek değerlensin. Özel sektörde calısan insanın ikinci sınıf vatandas muamalesi görmesine karsıyım. Kendi kendini istihdam edebilen vatandaşın kazancından kesilen vergilerle maasını ödediği kamu personeli tarafından hor görülmesine karşıyım. İnsanların üzerindeki devlet memurluğunun tek kurtulus olduğu yönündeki zihniyete karsıyım. Türkiye'dek sirketler Amerikan şirketleriyle karsılastırıldıgında mahalle bakkaliyesi gibi kalıyor. Bu kurumların size tatmin edici bir ücret ve iyi calısma kosullarını sağlayamaması bunu yapabilecek piyasanın olmamasından kaynaklanıyor. Ülkede özel sektörde calısan ve isverenin kosulları iyileştirilmelidir.
Sadece ve sadece bireyin ekonomik gelişimini ana hedef noktası yapan,liberal bir oluşumun taraftarıyım. Model olarak aldığım ülke ise ABD.
Dipnot: kabaca 600 usd kazanan lisans mezunu ve mesleki yeteneginden doğan emek sonucu elde ettiği gelir ve akıl sermayesi dışında hicbir sekilde baska geliri olmayan biri
submitted by westfalenz to svihs [link] [comments]


2020.11.23 13:07 nudree Buzağıların Bakım ve Beslenmesi

Buzağıların Bakım ve Beslenmesi
Doğumdan hemen sonra buzağıların beslenmesi: İlk 1 saat içerisinde buzağının en az 2 litre ağız sütü (kolostrum) içtiğinden emin olunmalıdır. Buzağıya ilk 3 gün anne sütü (kolostrum) günde 4-5 defa ve günlük 4-5 litre olarak içirilmelidir.
Doğum gerçekleşir gerçekleşmez yavrunun nefes alıp almadığı kontrol edilmelidir.
Ağız ve burnundaki müköz (sümüksü) kalıntı temizlenmelidir. Gerekirse solunumu uyarmak üzere buzağı başı aşağı gelecek şekilde sallandırılmalı, baş bölgesine soğuk su uygulanmalı ve/veya dili birkaç kez hafifçe çekilip bırakılmalıdır.
* Göbek kordonu dipten kopmamış ise karnına en yakın kısımdan başlayarak kordon
aşağıya doğru sıvazlanmalı ve içindeki sıvı boşaltılmalıdır. Daha sonra içine tentürdiyot akıtılan göbek kordonu, karına 4-5 cm uzaklıktan antiseptiğe batırılmış bir iple bağlanmalı ve bağlanan noktanın 3-4 cm altından temiz bir makasla kesilmelidir.Doğum esnasında dipten kopmuş veya kesilen göbek kordonu bölgesine, üç gün boyunca günde iki kez tentürdiyot sürülmelidir.
*Doğumdan sonra inek yavrusunu yalayarak hem yavrunun kurumasına hem de dolaşımın hızlanmasına yardımcı olur. Eğer inek herhangi bir nedenle bu işi yapmıyor ise buzağının üzerine hafif tuz serpilerek yalaması teşvik edilmeli veya kuru bir bez veya yataklık sapla; buzağı iyice silinerek, kurutulmaya çalışılmalıdır.
*Normal bir buzağı doğumundan yarım saat sonra ayağa kalkar ve bir saat içerisinde annesini emmeye çalışır. Buzağı emmeden önce, anasının meme başları ve çevresi ılık sabunlu suyla yıkanıp, temiz bir bezle kurulanmalı ve hızla emzirmeye çalıştırılmalıdır.
*Eğer yavru annesini emerse ineğin sağımı sırasında devamlı yavrunun emmesini isteyeceğinden sağım zorlaşır ve verim düşüklüğü şekillenebilir. Ayrıca memeden emen yavrunun ne kadar Kolostrum/süt içtiği de bilinemez. Bu nedenle mümkünse buzağılara ağız sütü sağılarak, mutlaka vücut ısısında (38 ºC) soğutmadan verilmesi sağlanmalıdır.
*Doğuma yaklaşık beş hafta kala meme bezinde başlayan kolostrum salgılama, gebeliğin son iki haftasında maksimum seviye ulaşır. Buzağı doğduğunda ise aniden durur. Kolostrum, doğumla beraber memeden sağılan son derece komplike bir salgıdır.Kolostrum (ağız sütü), normal süte göre 2 katı kuru madde, 3 katı mineral ve 5 katı protein içerdiği gibi yüksek oranda; buzağının acil ihtiyacı olan vitaminler, enerji, büyüme faktörleri, hormonlar ve hastalıklardan korunmasına yardım eden bağışıklık maddelerine (IgG) sahiptir. Kaliteli kolostrum buzağı için tek sağlıklı yaşam iksiridir.
* İnekler, kolostrumunda sadece karşılaştığı hastalıklara karşı koruyucu maddeleri barındırırlar. Bu nedenle başka çiftliklerden gelenlerle işletmede ki genç inekler; işletmeye özgü muhtemel hastalık etmenlerine karşı yeterli miktarda antikor (IgG) oluşturamayabileceğinden, yeni doğan buzağılar ilk 24 saat boyunca olgun ineklerden (2 ve üzeri doğum yapmış) alınacak kaliteli kolostrumla (50g/lt ˂ IgG) beslenmelidir.
*Kıvamsız, akışkan ve açık renkli kolostrum antikor ve besin maddeleri yönünde fakir olacağı için yeni doğan yavruyu hastalıklardan yeterince korumayacaktır. Bu nedenle IgG yoğunluğu 50 mg/ml altında olan kolostrumlar buzağıya ilk 24 saate değil 2-4. günlerde gıda olarak verilmelidir.
Kolostrumun kalitesi ve/veya miktarı üzerine etki eden anaya bağlı faktörler ; -Hayvan refahı; strese maruz kalması, -Kuruda kalma süresi; Sağmal ineklerin kuruda yaklaşık 40 günden az veya 70 günden fazla kalması, -Mevsim; gebeliğin son döneminde özelikle de düvelerde IgG seviyesini % 20 oranında düşürmesine neden olan sıcaklık stresi, Kolostrum ne kadar koyu renkli ve yoğun-krema kıvamında ise o kadar kalitelidir. Ağız sütünün kalitesi gözle anlaşılabilir. Ancak işletmelerin kolostrumun kalitesini belirleyen kolostrometreye sahip olmasında fayda vardır. Bu amaçla ağız sütünün bağışıklık düzeyini belirlemede dansimetre veya Brix refraktometresi (%0-32) kullanılabilir. Brix değeri (yoğunluğu) % 22(50 mg/ml) veya oda ısısında dansimetre yoğunluğu 1050 ve üzeri kolostrumlar kaliteli olarak kabul edilmektedir. - Bakım ve besleme koşulları; havasız, karanlık, hareketsiz ve kirli ortamlar, açlık, yetersiz ve/veya dengesiz rasyonlar, başta selenyum ve E vitamini olmak üzere mineral ve vitamin yetersizlikleri, -Mastitis ve diğer hastalıklar; Klinik mastitis ve diğer birçok patojenik hastalık etkini, kolostrumun miktarını ve kalitesini olumsuz etkilediği gibi kolostrumla da yavruya geçmektedir. Ancak subklinik mastitis de kolostrumun IgG konsantrasyonu düşerken, üretim miktarı azalmaktadır. -Diğer faktörler; erken veya güç buzağılama, doğumdan önce sağılması veya memede sızıntı, ilk doğum veya aşırı yaşlılık, VKS 2,5 dan düşük veya 3,5 dan yüksek olmasıdır.
#buzagilarinbakimvebeslenmesi #canlihayvanpazari #buyukbaskurbanlik
submitted by nudree to u/nudree [link] [comments]


2020.11.18 13:03 nudree Buzağıların Bakım ve Beslenmesi

Buzağıların Bakım ve Beslenmesi
Doğumdan hemen sonra buzağıların beslenmesi: İlk 1 saat içerisinde buzağının en az 2 litre ağız sütü (kolostrum) içtiğinden emin olunmalıdır. Buzağıya ilk 3 gün anne sütü (kolostrum) günde 4-5 defa ve günlük 4-5 litre olarak içirilmelidir.
Doğum gerçekleşir gerçekleşmez yavrunun nefes alıp almadığı kontrol edilmelidir.
Ağız ve burnundaki müköz (sümüksü) kalıntı temizlenmelidir. Gerekirse solunumu uyarmak üzere buzağı başı aşağı gelecek şekilde sallandırılmalı, baş bölgesine soğuk su uygulanmalı ve/veya dili birkaç kez hafifçe çekilip bırakılmalıdır.
* Göbek kordonu dipten kopmamış ise karnına en yakın kısımdan başlayarak kordon
aşağıya doğru sıvazlanmalı ve içindeki sıvı boşaltılmalıdır. Daha sonra içine tentürdiyot akıtılan göbek kordonu, karına 4-5 cm uzaklıktan antiseptiğe batırılmış bir iple bağlanmalı ve bağlanan noktanın 3-4 cm altından temiz bir makasla kesilmelidir.Doğum esnasında dipten kopmuş veya kesilen göbek kordonu bölgesine, üç gün boyunca günde iki kez tentürdiyot sürülmelidir.
*Doğumdan sonra inek yavrusunu yalayarak hem yavrunun kurumasına hem de dolaşımın hızlanmasına yardımcı olur. Eğer inek herhangi bir nedenle bu işi yapmıyor ise buzağının üzerine hafif tuz serpilerek yalaması teşvik edilmeli veya kuru bir bez veya yataklık sapla; buzağı iyice silinerek, kurutulmaya çalışılmalıdır.
*Normal bir buzağı doğumundan yarım saat sonra ayağa kalkar ve bir saat içerisinde annesini emmeye çalışır. Buzağı emmeden önce, anasının meme başları ve çevresi ılık sabunlu suyla yıkanıp, temiz bir bezle kurulanmalı ve hızla emzirmeye çalıştırılmalıdır.
*Eğer yavru annesini emerse ineğin sağımı sırasında devamlı yavrunun emmesini isteyeceğinden sağım zorlaşır ve verim düşüklüğü şekillenebilir. Ayrıca memeden emen yavrunun ne kadar Kolostrum/süt içtiği de bilinemez. Bu nedenle mümkünse buzağılara ağız sütü sağılarak, mutlaka vücut ısısında (38 ºC) soğutmadan verilmesi sağlanmalıdır.
*Doğuma yaklaşık beş hafta kala meme bezinde başlayan kolostrum salgılama, gebeliğin son iki haftasında maksimum seviye ulaşır. Buzağı doğduğunda ise aniden durur. Kolostrum, doğumla beraber memeden sağılan son derece komplike bir salgıdır.Kolostrum (ağız sütü), normal süte göre 2 katı kuru madde, 3 katı mineral ve 5 katı protein içerdiği gibi yüksek oranda; buzağının acil ihtiyacı olan vitaminler, enerji, büyüme faktörleri, hormonlar ve hastalıklardan korunmasına yardım eden bağışıklık maddelerine (IgG) sahiptir. Kaliteli kolostrum buzağı için tek sağlıklı yaşam iksiridir.
* İnekler, kolostrumunda sadece karşılaştığı hastalıklara karşı koruyucu maddeleri barındırırlar. Bu nedenle başka çiftliklerden gelenlerle işletmede ki genç inekler; işletmeye özgü muhtemel hastalık etmenlerine karşı yeterli miktarda antikor (IgG) oluşturamayabileceğinden, yeni doğan buzağılar ilk 24 saat boyunca olgun ineklerden (2 ve üzeri doğum yapmış) alınacak kaliteli kolostrumla (50g/lt ˂ IgG) beslenmelidir.
*Kıvamsız, akışkan ve açık renkli kolostrum antikor ve besin maddeleri yönünde fakir olacağı için yeni doğan yavruyu hastalıklardan yeterince korumayacaktır. Bu nedenle IgG yoğunluğu 50 mg/ml altında olan kolostrumlar buzağıya ilk 24 saate değil 2-4. günlerde gıda olarak verilmelidir.
Kolostrumun kalitesi ve/veya miktarı üzerine etki eden anaya bağlı faktörler ; -Hayvan refahı; strese maruz kalması, -Kuruda kalma süresi; Sağmal ineklerin kuruda yaklaşık 40 günden az veya 70 günden fazla kalması, -Mevsim; gebeliğin son döneminde özelikle de düvelerde IgG seviyesini % 20 oranında düşürmesine neden olan sıcaklık stresi, Kolostrum ne kadar koyu renkli ve yoğun-krema kıvamında ise o kadar kalitelidir. Ağız sütünün kalitesi gözle anlaşılabilir. Ancak işletmelerin kolostrumun kalitesini belirleyen kolostrometreye sahip olmasında fayda vardır. Bu amaçla ağız sütünün bağışıklık düzeyini belirlemede dansimetre veya Brix refraktometresi (%0-32) kullanılabilir. Brix değeri (yoğunluğu) % 22(50 mg/ml) veya oda ısısında dansimetre yoğunluğu 1050 ve üzeri kolostrumlar kaliteli olarak kabul edilmektedir. - Bakım ve besleme koşulları; havasız, karanlık, hareketsiz ve kirli ortamlar, açlık, yetersiz ve/veya dengesiz rasyonlar, başta selenyum ve E vitamini olmak üzere mineral ve vitamin yetersizlikleri, -Mastitis ve diğer hastalıklar; Klinik mastitis ve diğer birçok patojenik hastalık etkini, kolostrumun miktarını ve kalitesini olumsuz etkilediği gibi kolostrumla da yavruya geçmektedir. Ancak subklinik mastitis de kolostrumun IgG konsantrasyonu düşerken, üretim miktarı azalmaktadır. -Diğer faktörler; erken veya güç buzağılama, doğumdan önce sağılması veya memede sızıntı, ilk doğum veya aşırı yaşlılık, VKS 2,5 dan düşük veya 3,5 dan yüksek olmasıdır.
#buzagilarinbakimvebeslenmesi #canlihayvanpazari
submitted by nudree to u/nudree [link] [comments]


2020.11.04 12:49 nudree Buzağıların Bakım ve Beslenmesi

Buzağıların Bakım ve Beslenmesi
Buzağıların Bakım ve Beslenmesi
https://preview.redd.it/7fi64o8lo7x51.jpg?width=731&format=pjpg&auto=webp&s=6f7d2c83f84a6b8c0c5609af9dea02b6b314aa96
Doğumdan hemen sonra buzağıların beslenmesi: İlk 1 saat içerisinde buzağının en az 2 litre ağız sütü (kolostrum) içtiğinden emin olunmalıdır. Buzağıya ilk 3 gün anne sütü (kolostrum) günde 4-5 defa ve günlük 4-5 litre olarak içirilmelidir.
Doğum gerçekleşir gerçekleşmez yavrunun nefes alıp almadığı kontrol edilmelidir.
Ağız ve burnundaki müköz (sümüksü) kalıntı temizlenmelidir. Gerekirse solunumu uyarmak üzere buzağı başı aşağı gelecek şekilde sallandırılmalı, baş bölgesine soğuk su uygulanmalı ve/veya dili birkaç kez hafifçe çekilip bırakılmalıdır.
* Göbek kordonu dipten kopmamış ise karnına en yakın kısımdan başlayarak kordon
aşağıya doğru sıvazlanmalı ve içindeki sıvı boşaltılmalıdır. Daha sonra içine tentürdiyot akıtılan göbek kordonu, karına 4-5 cm uzaklıktan antiseptiğe batırılmış bir iple bağlanmalı ve bağlanan noktanın 3-4 cm altından temiz bir makasla kesilmelidir.Doğum esnasında dipten kopmuş veya kesilen göbek kordonu bölgesine, üç gün boyunca günde iki kez tentürdiyot sürülmelidir.
*Doğumdan sonra inek yavrusunu yalayarak hem yavrunun kurumasına hem de dolaşımın hızlanmasına yardımcı olur. Eğer inek herhangi bir nedenle bu işi yapmıyor ise buzağının üzerine hafif tuz serpilerek yalaması teşvik edilmeli veya kuru bir bez veya yataklık sapla; buzağı iyice silinerek, kurutulmaya çalışılmalıdır.
*Normal bir buzağı doğumundan yarım saat sonra ayağa kalkar ve bir saat içerisinde annesini emmeye çalışır. Buzağı emmeden önce, anasının meme başları ve çevresi ılık sabunlu suyla yıkanıp, temiz bir bezle kurulanmalı ve hızla emzirmeye çalıştırılmalıdır.
*Eğer yavru annesini emerse ineğin sağımı sırasında devamlı yavrunun emmesini isteyeceğinden sağım zorlaşır ve verim düşüklüğü şekillenebilir. Ayrıca memeden emen yavrunun ne kadar Kolostrum/süt içtiği de bilinemez. Bu nedenle mümkünse buzağılara ağız sütü sağılarak, mutlaka vücut ısısında (38 ºC) soğutmadan verilmesi sağlanmalıdır.
*Doğuma yaklaşık beş hafta kala meme bezinde başlayan kolostrum salgılama, gebeliğin son iki haftasında maksimum seviye ulaşır. Buzağı doğduğunda ise aniden durur. Kolostrum, doğumla beraber memeden sağılan son derece komplike bir salgıdır.Kolostrum (ağız sütü), normal süte göre 2 katı kuru madde, 3 katı mineral ve 5 katı protein içerdiği gibi yüksek oranda; buzağının acil ihtiyacı olan vitaminler, enerji, büyüme faktörleri, hormonlar ve hastalıklardan korunmasına yardım eden bağışıklık maddelerine (IgG) sahiptir. Kaliteli kolostrum buzağı için tek sağlıklı yaşam iksiridir.
* İnekler, kolostrumunda sadece karşılaştığı hastalıklara karşı koruyucu maddeleri barındırırlar. Bu nedenle başka çiftliklerden gelenlerle işletmede ki genç inekler; işletmeye özgü muhtemel hastalık etmenlerine karşı yeterli miktarda antikor (IgG) oluşturamayabileceğinden, yeni doğan buzağılar ilk 24 saat boyunca olgun ineklerden (2 ve üzeri doğum yapmış) alınacak kaliteli kolostrumla (50g/lt ˂ IgG) beslenmelidir.
*Kıvamsız, akışkan ve açık renkli kolostrum antikor ve besin maddeleri yönünde fakir olacağı için yeni doğan yavruyu hastalıklardan yeterince korumayacaktır. Bu nedenle IgG yoğunluğu 50 mg/ml altında olan kolostrumlar buzağıya ilk 24 saate değil 2-4. günlerde gıda olarak verilmelidir.
Kolostrumun kalitesi ve/veya miktarı üzerine etki eden anaya bağlı faktörler ; -Hayvan refahı; strese maruz kalması, -Kuruda kalma süresi; Sağmal ineklerin kuruda yaklaşık 40 günden az veya 70 günden fazla kalması, -Mevsim; gebeliğin son döneminde özelikle de düvelerde IgG seviyesini % 20 oranında düşürmesine neden olan sıcaklık stresi, Kolostrum ne kadar koyu renkli ve yoğun-krema kıvamında ise o kadar kalitelidir. Ağız sütünün kalitesi gözle anlaşılabilir. Ancak işletmelerin kolostrumun kalitesini belirleyen kolostrometreye sahip olmasında fayda vardır. Bu amaçla ağız sütünün bağışıklık düzeyini belirlemede dansimetre veya Brix refraktometresi (%0-32) kullanılabilir. Brix değeri (yoğunluğu) % 22(50 mg/ml) veya oda ısısında dansimetre yoğunluğu 1050 ve üzeri kolostrumlar kaliteli olarak kabul edilmektedir. - Bakım ve besleme koşulları; havasız, karanlık, hareketsiz ve kirli ortamlar, açlık, yetersiz ve/veya dengesiz rasyonlar, başta selenyum ve E vitamini olmak üzere mineral ve vitamin yetersizlikleri, -Mastitis ve diğer hastalıklar; Klinik mastitis ve diğer birçok patojenik hastalık etkini, kolostrumun miktarını ve kalitesini olumsuz etkilediği gibi kolostrumla da yavruya geçmektedir. Ancak subklinik mastitis de kolostrumun IgG konsantrasyonu düşerken, üretim miktarı azalmaktadır. -Diğer faktörler; erken veya güç buzağılama, doğumdan önce sağılması veya memede sızıntı, ilk doğum veya aşırı yaşlılık, VKS 2,5 dan düşük veya 3,5 dan yüksek olmasıdır. #buzagilarinbakimvebeslenmesi #canlihayvanpazari
submitted by nudree to u/nudree [link] [comments]


2020.10.19 12:48 nudree BUZAĞILARIN BAKIM VE BESLENMESİ

Buzağıların Bakım ve Beslenmesi
Doğumdan hemen sonra buzağıların beslenmesi: İlk 1 saat içerisinde buzağının en az 2 litre ağız sütü (kolostrum) içtiğinden emin olunmalıdır. Buzağıya ilk 3 gün anne sütü (kolostrum) günde 4-5 defa ve günlük 4-5 litre olarak içirilmelidir.
Doğum gerçekleşir gerçekleşmez yavrunun nefes alıp almadığı kontrol edilmelidir.
Ağız ve burnundaki müköz (sümüksü) kalıntı temizlenmelidir. Gerekirse solunumu uyarmak üzere buzağı başı aşağı gelecek şekilde sallandırılmalı, baş bölgesine soğuk su uygulanmalı ve/veya dili birkaç kez hafifçe çekilip bırakılmalıdır.
* Göbek kordonu dipten kopmamış ise karnına en yakın kısımdan başlayarak kordon
aşağıya doğru sıvazlanmalı ve içindeki sıvı boşaltılmalıdır. Daha sonra içine tentürdiyot akıtılan göbek kordonu, karına 4-5 cm uzaklıktan antiseptiğe batırılmış bir iple bağlanmalı ve bağlanan noktanın 3-4 cm altından temiz bir makasla kesilmelidir.Doğum esnasında dipten kopmuş veya kesilen göbek kordonu bölgesine, üç gün boyunca günde iki kez tentürdiyot sürülmelidir.
*Doğumdan sonra inek yavrusunu yalayarak hem yavrunun kurumasına hem de dolaşımın hızlanmasına yardımcı olur. Eğer inek herhangi bir nedenle bu işi yapmıyor ise buzağının üzerine hafif tuz serpilerek yalaması teşvik edilmeli veya kuru bir bez veya yataklık sapla; buzağı iyice silinerek, kurutulmaya çalışılmalıdır.
*Normal bir buzağı doğumundan yarım saat sonra ayağa kalkar ve bir saat içerisinde annesini emmeye çalışır. Buzağı emmeden önce, anasının meme başları ve çevresi ılık sabunlu suyla yıkanıp, temiz bir bezle kurulanmalı ve hızla emzirmeye çalıştırılmalıdır.
*Eğer yavru annesini emerse ineğin sağımı sırasında devamlı yavrunun emmesini isteyeceğinden sağım zorlaşır ve verim düşüklüğü şekillenebilir. Ayrıca memeden emen yavrunun ne kadar Kolostrum/süt içtiği de bilinemez. Bu nedenle mümkünse buzağılara ağız sütü sağılarak, mutlaka vücut ısısında (38 ºC) soğutmadan verilmesi sağlanmalıdır.
*Doğuma yaklaşık beş hafta kala meme bezinde başlayan kolostrum salgılama, gebeliğin son iki haftasında maksimum seviye ulaşır. Buzağı doğduğunda ise aniden durur. Kolostrum, doğumla beraber memeden sağılan son derece komplike bir salgıdır.Kolostrum (ağız sütü), normal süte göre 2 katı kuru madde, 3 katı mineral ve 5 katı protein içerdiği gibi yüksek oranda; buzağının acil ihtiyacı olan vitaminler, enerji, büyüme faktörleri, hormonlar ve hastalıklardan korunmasına yardım eden bağışıklık maddelerine (IgG) sahiptir. Kaliteli kolostrum buzağı için tek sağlıklı yaşam iksiridir.
* İnekler, kolostrumunda sadece karşılaştığı hastalıklara karşı koruyucu maddeleri barındırırlar. Bu nedenle başka çiftliklerden gelenlerle işletmede ki genç inekler; işletmeye özgü muhtemel hastalık etmenlerine karşı yeterli miktarda antikor (IgG) oluşturamayabileceğinden, yeni doğan buzağılar ilk 24 saat boyunca olgun ineklerden (2 ve üzeri doğum yapmış) alınacak kaliteli kolostrumla (50g/lt ˂ IgG) beslenmelidir.
*Kıvamsız, akışkan ve açık renkli kolostrum antikor ve besin maddeleri yönünde fakir olacağı için yeni doğan yavruyu hastalıklardan yeterince korumayacaktır. Bu nedenle IgG yoğunluğu 50 mg/ml altında olan kolostrumlar buzağıya ilk 24 saate değil 2-4. günlerde gıda olarak verilmelidir.
Kolostrumun kalitesi ve/veya miktarı üzerine etki eden anaya bağlı faktörler ; -Hayvan refahı; strese maruz kalması, -Kuruda kalma süresi; Sağmal ineklerin kuruda yaklaşık 40 günden az veya 70 günden fazla kalması, -Mevsim; gebeliğin son döneminde özelikle de düvelerde IgG seviyesini % 20 oranında düşürmesine neden olan sıcaklık stresi, Kolostrum ne kadar koyu renkli ve yoğun-krema kıvamında ise o kadar kalitelidir. Ağız sütünün kalitesi gözle anlaşılabilir. Ancak işletmelerin kolostrumun kalitesini belirleyen kolostrometreye sahip olmasında fayda vardır. Bu amaçla ağız sütünün bağışıklık düzeyini belirlemede dansimetre veya Brix refraktometresi (%0-32) kullanılabilir. Brix değeri (yoğunluğu) % 22(50 mg/ml) veya oda ısısında dansimetre yoğunluğu 1050 ve üzeri kolostrumlar kaliteli olarak kabul edilmektedir. - Bakım ve besleme koşulları; havasız, karanlık, hareketsiz ve kirli ortamlar, açlık, yetersiz ve/veya dengesiz rasyonlar, başta selenyum ve E vitamini olmak üzere mineral ve vitamin yetersizlikleri, -Mastitis ve diğer hastalıklar; Klinik mastitis ve diğer birçok patojenik hastalık etkini, kolostrumun miktarını ve kalitesini olumsuz etkilediği gibi kolostrumla da yavruya geçmektedir. Ancak subklinik mastitis de kolostrumun IgG konsantrasyonu düşerken, üretim miktarı azalmaktadır. -Diğer faktörler; erken veya güç buzağılama, doğumdan önce sağılması veya memede sızıntı, ilk doğum veya aşırı yaşlılık, VKS 2,5 dan düşük veya 3,5 dan yüksek olmasıdır.
#buzagilarinbakımvebeslenmesi #canlihayvanpazari
submitted by nudree to u/nudree [link] [comments]


2020.10.15 11:27 nudree Buzağıların Bakım ve Beslenmesi

Doğumdan hemen sonra buzağıların beslenmesi: İlk 1 saat içerisinde buzağının en az 2 litre ağız sütü (kolostrum) içtiğinden emin olunmalıdır. Buzağıya ilk 3 gün anne sütü (kolostrum) günde 4-5 defa ve günlük 4-5 litre olarak içirilmelidir.
Doğum gerçekleşir gerçekleşmez yavrunun nefes alıp almadığı kontrol edilmelidir.
Ağız ve burnundaki müköz (sümüksü) kalıntı temizlenmelidir. Gerekirse solunumu uyarmak üzere buzağı başı aşağı gelecek şekilde sallandırılmalı, baş bölgesine soğuk su uygulanmalı ve/veya dili birkaç kez hafifçe çekilip bırakılmalıdır.
* Göbek kordonu dipten kopmamış ise karnına en yakın kısımdan başlayarak kordon
aşağıya doğru sıvazlanmalı ve içindeki sıvı boşaltılmalıdır. Daha sonra içine tentürdiyot akıtılan göbek kordonu, karına 4-5 cm uzaklıktan antiseptiğe batırılmış bir iple bağlanmalı ve bağlanan noktanın 3-4 cm altından temiz bir makasla kesilmelidir.Doğum esnasında dipten kopmuş veya kesilen göbek kordonu bölgesine, üç gün boyunca günde iki kez tentürdiyot sürülmelidir.
*Doğumdan sonra inek yavrusunu yalayarak hem yavrunun kurumasına hem de dolaşımın hızlanmasına yardımcı olur. Eğer inek herhangi bir nedenle bu işi yapmıyor ise buzağının üzerine hafif tuz serpilerek yalaması teşvik edilmeli veya kuru bir bez veya yataklık sapla; buzağı iyice silinerek, kurutulmaya çalışılmalıdır.
*Normal bir buzağı doğumundan yarım saat sonra ayağa kalkar ve bir saat içerisinde annesini emmeye çalışır. Buzağı emmeden önce, anasının meme başları ve çevresi ılık sabunlu suyla yıkanıp, temiz bir bezle kurulanmalı ve hızla emzirmeye çalıştırılmalıdır.
*Eğer yavru annesini emerse ineğin sağımı sırasında devamlı yavrunun emmesini isteyeceğinden sağım zorlaşır ve verim düşüklüğü şekillenebilir. Ayrıca memeden emen yavrunun ne kadar Kolostrum/süt içtiği de bilinemez. Bu nedenle mümkünse buzağılara ağız sütü sağılarak, mutlaka vücut ısısında (38 ºC) soğutmadan verilmesi sağlanmalıdır.
*Doğuma yaklaşık beş hafta kala meme bezinde başlayan kolostrum salgılama, gebeliğin son iki haftasında maksimum seviye ulaşır. Buzağı doğduğunda ise aniden durur. Kolostrum, doğumla beraber memeden sağılan son derece komplike bir salgıdır.Kolostrum (ağız sütü), normal süte göre 2 katı kuru madde, 3 katı mineral ve 5 katı protein içerdiği gibi yüksek oranda; buzağının acil ihtiyacı olan vitaminler, enerji, büyüme faktörleri, hormonlar ve hastalıklardan korunmasına yardım eden bağışıklık maddelerine (IgG) sahiptir. Kaliteli kolostrum buzağı için tek sağlıklı yaşam iksiridir.
* İnekler, kolostrumunda sadece karşılaştığı hastalıklara karşı koruyucu maddeleri barındırırlar. Bu nedenle başka çiftliklerden gelenlerle işletmede ki genç inekler; işletmeye özgü muhtemel hastalık etmenlerine karşı yeterli miktarda antikor (IgG) oluşturamayabileceğinden, yeni doğan buzağılar ilk 24 saat boyunca olgun ineklerden (2 ve üzeri doğum yapmış) alınacak kaliteli kolostrumla (50g/lt ˂ IgG) beslenmelidir.
*Kıvamsız, akışkan ve açık renkli kolostrum antikor ve besin maddeleri yönünde fakir olacağı için yeni doğan yavruyu hastalıklardan yeterince korumayacaktır. Bu nedenle IgG yoğunluğu 50 mg/ml altında olan kolostrumlar buzağıya ilk 24 saate değil 2-4. günlerde gıda olarak verilmelidir.
Kolostrumun kalitesi ve/veya miktarı üzerine etki eden anaya bağlı faktörler ; -Hayvan refahı; strese maruz kalması, -Kuruda kalma süresi; Sağmal ineklerin kuruda yaklaşık 40 günden az veya 70 günden fazla kalması, -Mevsim; gebeliğin son döneminde özelikle de düvelerde IgG seviyesini % 20 oranında düşürmesine neden olan sıcaklık stresi, Kolostrum ne kadar koyu renkli ve yoğun-krema kıvamında ise o kadar kalitelidir. Ağız sütünün kalitesi gözle anlaşılabilir. Ancak işletmelerin kolostrumun kalitesini belirleyen kolostrometreye sahip olmasında fayda vardır. Bu amaçla ağız sütünün bağışıklık düzeyini belirlemede dansimetre veya Brix refraktometresi (%0-32) kullanılabilir. Brix değeri (yoğunluğu) % 22(50 mg/ml) veya oda ısısında dansimetre yoğunluğu 1050 ve üzeri kolostrumlar kaliteli olarak kabul edilmektedir. - Bakım ve besleme koşulları; havasız, karanlık, hareketsiz ve kirli ortamlar, açlık, yetersiz ve/veya dengesiz rasyonlar, başta selenyum ve E vitamini olmak üzere mineral ve vitamin yetersizlikleri, -Mastitis ve diğer hastalıklar; Klinik mastitis ve diğer birçok patojenik hastalık etkini, kolostrumun miktarını ve kalitesini olumsuz etkilediği gibi kolostrumla da yavruya geçmektedir. Ancak subklinik mastitis de kolostrumun IgG konsantrasyonu düşerken, üretim miktarı azalmaktadır. -Diğer faktörler; erken veya güç buzağılama, doğumdan önce sağılması veya memede sızıntı, ilk doğum veya aşırı yaşlılık, VKS 2,5 dan düşük veya 3,5 dan yüksek olmasıdır.
#buzagilarinbakimvebeslenmesi #canlihayvanpazari
submitted by nudree to u/nudree [link] [comments]


2020.10.04 15:44 sum-poopins Bir Alt-Righter'ı Nasıl Tanırsınız?

Alt-right, alternative right, yani alternatif sağ dediğimiz kavram ABD'de ortaya çıkmıştır. Modern faşistlerden birisi ve bir beyaz ırk üstünlükçüsü olan Richard Spencer'ın öne sürdüğü bir kavramdır. Peki ne demek oluyor? Çoğu alternatif akım ne demekse o. Yani, var olan bir şeyin daha genç kişiler tarafından ortaya atılan, popüler kültürle daha iç içe hali (örn. rock vs. alternatif rock). Alt-right da bundan farklı bir şey değil. Alt-right, büyük kısmı gençlerden oluşan, meme ve caps kültürüyle iç içe olan, internette oldukça yayılmış bir aşırı sağ akımıdır. Büyük çoğunlukla beyaz üstünlükçülüğüyle el ele gider, sonuçta onlardan çıkmıştır. Ancak başka ülkelerde, örneğin bizim ülkemizde, beyaz üstünlükçülüğün atılıp geri kalan ırkçı ve ayrımcı söylemin alındığı halleri de vardır.
Peki alt-right günümüzde neden önemli? Bir kaç şekilde cevaplanabilir.
- ABD'de Trump'ın seçilmesinde önemli bir rol oynadılar.
- Günümüzde aşırı sağ yükselişte.
- Nefret söylemi, ırkçılık, homofobi, transfobi, faşizm yayıyorlar.
- Christchurch saldırısını gerçekleştiren kişi bir alt-righter'dı.
Christchurch, hani şu bir adamın çıkıp da şakalar yaparak, gülerek, popüler meme'lere göndermeler yaparak, çocuklar da dahil camiideki insanları öldürdüğü yer. İnternette yeterince zaman geçirmiş ve alt-right'ı tanıyan solcular, böyle bir şeyin eninde sonunda olacağını söylüyorlardı. Ancak dinlenmediler çünkü alt-righter'lar kendilerini bir "ironi" perdesi arkasına saklıyorlar. Pek çoğunuz böyle birisini görmüştür. Irkçı veya başka bir şekilde ayrımcı bir şaka yapar ve eğer bir tepki görürse, "Sadece şaka yapıyom qnq ciddiye alma" der. Oysa tepki görmediğinde, bu ayrımcılığını savunur (öhö öhö, TurkeyJerkey, öhö). Yani, aldığı tepkiye göre, yaptığı şeyin şaka olup olmadığı değişir. Ben bunlara Schrödinger'in Denyosu diyorum: siz kutuyu açana kadar yaptığı hem şakadır hem de şaka değildir (Türkçeye çevirdiğim deyimin orijinal kökeni).
Olay sadece bu denyolukta kalsaydı çok büyük bir sorun yok. Ancak sıkıntı, bu denyoluğun bir amaç doğrultusunda kullanılması. O da, gerçek niyetlerini şakalar ardına gizlemeleri. Sebebi de basit, faşizmi yaymak istiyorsanız insanlar size hemen bir tepki koyuyor. Bu yüzden, bunu çoğu durumda açık açık söyleyemezsiniz. Bu yüzden hemen hiçbir faşist kendisine faşist demez.
Alt-righter'lar, yani genç faşistler bunun farkında. Bu yüzden örtmece (euphemism) dediğimiz şeyi kullanıyorlar. Yani, söylemesi çok sert olan bir şeyi yumuşatmak ve üstünü örtmek için, başka bir kelime kullanıyorlar. Bu yeni bir şey değil, siyasette çok ama çok uzun süredir var olan bir şey. ABD'de Cumhuriyetçi Parti'nin stratejistliğini yapmış olan Lee Atwater'ın bu konuda dediklerine bir bakalım. Zenci kelimesinin İngilizce'de nigger olduğunu ve çok ırkçı bir hakaret olduğunu unutmayın.
"1954'te işe "Zenci, zenci, zenci." diyerek başlarsın. 1968'teyse artık "zenci" diyemezsin -- bu seni incitir. Geri teper. Bu yüzden zorunlu otobüs ayrımı (ABD'de toplu taşımada ırkların ayrıştırılması), eyalet hakları ve bütün o şeyleri söylersin. Bu noktada o kadar soyut bir hale gelirsin ki, vergileri kesmekten ve tamamen ekonomik olan bütün o şeylerden bahsedersin. Bunların bir yan ürünü olarak, siyahlar beyazlardan daha çok hasar görür."
en.wikiquote.org/wiki/Lee_Atwater
Örtmece, siyasette çok uzun süredir olan bir şey ve elimizdeki "ironik" gizlenmeyle beraber kullanılıyor. Bu başarısız yapıldığında, aşağıdaki gibi bir örnekle karşılaşıyoruz.
https://i.imgur.com/dTqYMFg.png
"Lan kevaşe NEREDE NAZİ OLDUĞUMU SÖYLEDİM"
Aryan prenses isminden, birçok kişi bunun bir Nazi olduğunu anlamıştır. Ancak 1488 kısmı da bir faşist gönderme fakat ona sonra geleceğim. Ondan önce, başarılı bir gizleme örneği vereyim. Aşağıda, Türkiye'deki sağcı twitter fenomenlerinden birisi olan Aziz Adil Beğ'in beğendiği bir tweet'i atıyorum.
https://i.imgur.com/o1GIkUI.png
Buradaki mesaja göre, günümüzde medya erkekleri artık kızsı bir şekilde sunuyor. Ancak bunu alt-righter yapan sadece bu mesaj değil. Soy culture, yani soya kültürü dediği şey bir alt-right meme'i. Erkeklerin soya içerek kadınsılaştığı gibi garip bir komplo teorisine inanıyorlar. Tabii ki, bilimsel açıdan hiçbir geçerliliği yok. Ancak ne zaman bilim, faşistleri durdurmuş?
İkinci gizleme, twitter kullanıcısının adında 'clowntown' dediği şey, yani palyaço olayı, yine bir alt-right kodu.
rationalwiki.org/wiki/Clown_World
2019 senesinde çıkmış bir kod ve bu tarz muhabbetlere dikkat etmeyen çoğu kişinin bunu fark ettiğini zannetmiyorum. Kişisel olarak, çevremdeki insanların çok büyük bir kısmı bunu ben göstermeyince fark etmedi. Olay sadece bir-iki kodu tanımak değil çünkü kodların olayı, tanındıkça değiştirilmeleri. Faşistler de bunu yapıyor. Ancak her faşist ideolojinin arkasında aynı şey var ve alt-righter'lar da buna bir istisna değil.
https://i.imgur.com/yhesXr4.png
Yukarıda, en büyük alt-right sitelerinden birisi olan Stormfront'ta, 2008 yılında paylaşılmış bir talimat listesi var.
Bütün faşist ideolojilerin arkasında olan şey şu: ırklar ayrıdır ve belli özellikleri vardır. Hiyerarşik olarak benim ırkım üstte olmalıdır. Böyle değilse, bunun sebebi bazı kurnaz düşmanların bu doğal düzene çomak sokmalarıdır.
Ancak ayrımcılık burada bitmiyor. Homofobi, transfobi vb. diğer ayrımcılıklar da buna eşlik eder. Elbette, bu tarz şeyleri doğrudan diyemezler. Örneğin, ayrımcılığa karşı çıkan davranışlara "ırkçılık karşıtı" demezler. Duyar kasma derler çünkü kendi kafalarında, kendilerinin umursamadığı herhangi bir ahlaki kaygı sahtedir.
https://i.imgur.com/AZJ736r.jpg
Sözün özü, bir alt-righter'ı tanımak için, sözlerinin arkasındaki mesaja bakmak gerekiyor. Bilerek çok fazla gizleme ve örtmece kullanıyorlar. Böylece hem mesajlarını daha kolay yayıyorlar hem de birisi onları teşhir ettiğinde onu hassas veya paranoyak olarak yaftalayabiliyorlar. Aşağıda bu adamların kullandığı bazı terimleri ve sembolleri vereceğim ama sürekli yeni kodların geldiğini unutmamak gerek. Aynı zamanda, bunları kullanan herkes bir faşist değil ama bu zaten aldatmacanın bir parçası. İnsanları ikilemde bırakmak. Bu yüzden bu tarz söylemlerde bulunan kişilere dikkatle yaklaşın ve dediklerini inceleyin.

Alt-right Terminolojisi ve Sembolleri

Red pill / Kırmızı hap: Matrix'teki gerçeği gösteren kırmızı hapa bir göndermedir. Ancak buradaki gerçeklik, tamamen bir tesadüf eseri, kendi ırklarını üste koyan, faşist bir dünya düzenidir.
Ok işareti: Faşistlerin, doğrudan faşist olduklarını söylemeden faşist olduklarını belli etmek için kullandıkları bir işaret. "İronik" meme'lerden başka birisi.
https://i.imgur.com/8U86i6n.jpg
Örneğin, yukarıda Christchurch teröristi ve ok işareti var.
Kurbağa Pepe: Hayır, ekranlardaki çocuk programı Pepe değil. Malumunuz, şu kurbağa. Zamanında alt-right'tan bağımsız olarak ortaya çıkmıştır ve hala onlardan bağımsız olarak kullanan büyük bir kitle var. Ancak alt-righter'lar Pepe'i çok fazla kullanmaktadır.
Clown world: ABD'nin yeterince faşist olmadığı için bir palyaço ülkesi olduğunu söyleyen bir alt-right podcast'te ortaya çıkmıştır. Özellikle Palyaço Pepe ile beraber kullanılmaktadır.
Cuck: Alt-righter'ların çok sevdiği bir küfürdür. Kendi eşini bilerek başka bir adamla seviştiren ve bundan zevk alan kişi anlamına geliyor.
Soyboy: Yazıda açıkladığım küfür.
1488, 14/88, veya 8814: Bu iki ayrı sembolün birleşimidir. İlki, yani 14, aynı sayıda kelimeden oluşan şu faşist mottodan gelmektedir "We must secure the existence of our people and a future for white children." Türkçe çevirisi "Halkımızın varlığını ve beyaz çocuklar için bir geleceği güvenceye almalıyız." 88 ise Heil Hitler'den geliyor çünkü İngilizce'de H, alfabenin sekizinci harfidir.
Kültürel Marksizm: Frankurt Okulu ve felsefedeki Kritik Teori'nin batı dünyasını yok etmek için ortaya atılmış olduğunu öne süren bir komplo teorisi. Alt-righter'ların sevmedikleri hemen her şeyi açıklamak için kullandıkları komplolardan başka bir tanesi.
Deus vult: Latince "Tanrı böyle istiyor" demek. Haçlı akımlarından kalma bir deyim.
Identitarianism (Kimlikçilik): "Irkçı değilim, kimlikçiyim."
Kek: Normalde World of Warcraft'tan çıkmış bir deyiş ama alt-right tarafından sahiplenildi. Lol deyiminin başka bir versiyonu. Alt-righterlar sık kullanır çünkü bir kaç sene önce, aynı isimde, bir kurbağa olan bir Mısır tanrısı olduğunu öğrendiler. Kurbağa Pepe'i ne kadar sevdiklerini söylemiştim.
Kekistan: Alt-righter'ların uydurdukları, hayali bir diyar.
https://i.imgur.com/jA3mo1U.png
Üstte Kekistan bayrağı ve altta Nazi bayrağı var.
Moon Man: Siyahları öldürmeyi sembolize eden başka bir sembol.
https://i.imgur.com/XTBE12n.png
NPC: Oyunlarda geçen ve "oyuncu olmayan karakter" anlamına gelen kelime. Yani, kimsenin kontrol etmediği, programlanmış karakterler. Düşman olarak gördükleri kişilerin NPC olduklarını, yani hiçbir orijinal düşüncesi olmayan, insan olmayan şeyler olduklarını iddia ediyorlar. Oldukça ironik. Bunun resimleştirilmiş hali de şudur./cdn.vox-cdn.com/uploads/chorus_image/image/61875021/npcmeme.0.jpg)
/pol: 4chan'ın /pol board'u. Alt-righter'ların toplanma yerlerinden birisi.
Remove kebab: Müslüman ve ortadoğulu düşmanlığını temsil eden bir deyiş. Sırpların, Bosnalı müslümanlara yaptıkları soykırım tarzı suçlardan geliyor.
---------
Elbette kullandıkları semboller ve dil bunun çok daha ötesine geçiyor. Hatta Rational Wiki sitesinde bunun üstüne kocaman bir sayfa var.
rationalwiki.org/wiki/Alt-right_glossary
Attığım sembollerin büyük bir kısmı, ABD'de çeşitli kuruluşlar tarafından nefret sembolleri olarak kabul görmüş durumdalar.
splcenter.org/hatewatch/2017/0…y-behind-their-meme-magic adl.org/education/references/hate-symbols/1488 adl.org/education/references/hate-symbols/pepe-the-frog
Şunu da unutmayın, bu akım beyaz ırkçılardan çıktığı için ve interneti genel olarak İngilizce platformlar domine ettiği için, alt-righter'ların çoğunluğu beyaz ırkçılarıdır. Ancak bizim ülkemizde bunun "yerli ve milli" versiyonları da oluşmaya başladı. İnternetle haşır neşir nesillerde, Schrödinger'in Denyolarını çok sık görebilirsiniz.
Son olarak, bu yazdıklarım dışında, eğer İngilizceniz yeterliyse şu videoyu izlemenizi tavsiye ederim. İngilizce altyazısı da var.
Decrypting the Alt-Right: How to Recognize a [email protected] ContraPoints
submitted by sum-poopins to ilericilik [link] [comments]


2020.09.25 01:47 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 13

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 13
https://preview.redd.it/0kz6c67ul6p51.jpg?width=794&format=pjpg&auto=webp&s=7bc8d92d8aca416f0fcc48b7e09ab2bf8319b28d

Marksizm

7.2

Adalet her zaman insanlar arasında hüküm süren ruha bağlı olacaktır ve ruhun şu anda gerekli ve mümkün olduğunu, daimi bir şeyler elde etme konusunda bir biçim şeklinde billurlaşacağını ve geleceğe bir şey bırakmayacağını düşünen herhangi bir kişi sosyalizmin ruhunu hiç bilmiyordur. Ruh her zaman hareket etmekte ve yaratmaktadır ve yarattığı her zaman yetersiz olacaktır ve mükemmellik hiçbir zaman imge ya da fikir olması dışında bir vakıa olmayacaktır. Tek kalemde standart kurumlar yaratmayı istemek boş ve yanıltılmış bir çaba olacak, sömürü ve tefecilik için her olasılığı otomatik olarak dışarıda bırakacaktır. Zamanımız, otomatik işlev gören kurumların yaşayan ruhu ikame ettiği zaman ne ile sonuçlandığını göstermiştir. Her neslin kendi ruhuna uygun olanı cesaretle ve radikal bir biçimde sağlamasına izin verin. Daha sonraları devrimler için yine yeterli bir sebep olmalıdır ve bu devrimler, yeni ruh, kaçan ruhun rijit kalıntılarına karşı çıktığı zaman ihtiyaç haline dönüşür. Bu bakımdan özel mülkiyete karşı mücadele muhtemelen pek çok kişinin, ör. Sözde Komünistlerin, büyük ihtimalle inandığının aksine tamamen farklı sonuçlara yol açacaktır. Özel mülkiyet sahiplikle aynı şey değildir ve ben gelecekte en güzel şekilde çiçeklenen özel sahiplik, kooperatif sahipliği, topluluk sahipliği görüyorum. Sahiplik, kesinlikle sırf nesnelerin ya da en basit araçların doğrudan kullanımı olmayıp oldukça korkulan boş inanç kaynaklı her tür üretim aracıdır, ev ve toprak sahipliğidir. Bin yıllık ya da sonsuza kadar sürecek nihai hiçbir güvenlik tedbiri alınmayacak fakat büyük, kapsayıcı eşitleyiş ve iradenin yaratılması bu eşitlemeyi periyodik olarak tekrarlayacaktır.
“Sonra yedinci ayın onuncu gününde tüm toprağınızda eşitleme gününü ilan etmek için (trompet çalacaksınız?)…” Ve ellinci yılı kutsayacak ve toprağınızda oturan herkes için serbest bir yıl ilan edeceksiniz; çünkü o sizin jübile yılınızdır ve aranızdaki herkes kendi mülküne ve ailesine geri dönecektir.
“Bu herkesin kendisine ait olanı yeniden elde ettiği jübile yılıdır.”
Kulakları olan herkesin duymasına izin verin.
Trompetiniz toprağınızın her tarafından duyulsun!
Ruhun sesi, insanlar bir arada olduğu müddetçe tekrar ve tekrar çalacak olan trompettir. Adaletsizlik her zaman kendisini devam ettirmek isteyecektir ve her zaman, insanlar gerçekten var olduğu müddetçe, adaletsizliğe karşı isyan olacaktır.
Anayasa olarak isyan, kaide olarak dönüşüm ve devrim, niyet olarak ruh vasıtasıyla düzen ilk ve son kez tesis edilir; işte bu Musavari sosyal düzenin büyük ve kutsal kalbidir.
Buna yine ihtiyacımız var: ruh ile gerçekleştirilen yeni bir nizam ve dönüşüm eşyayı ve kurumları nihai bir biçim şeklinde tesis etmeyecek fakat kendisini bunların içinde sürekli iş başında ilan edecektir. Devrim toplumsal düzenimizin bir parçası olmalıdır, anayasamızın en temel kaidesine dönüşmelidir. Ruh kendisi için yeni biçimler, katı olmayan türde hareket biçimleri, özel mülkiyete dönüşmeyen, sömürü ya da kibir ile değil sadece güvence ile çalışma imkânı sağlayan sahipliği, kendinden değil ticaret ile ilişkisi bakımından değer taşıyan ve de kullanımı için koşulları içeren, günümüzde ölümsüz ve öldürücü iken süresi dolabilen ve tam da bu yüzden canlılık kazanan bir takas aracı yaratacaktır.
Ruh her zaman hareket etmekte ve yaratmaktadır ve yarattığı her zaman yetersiz olacaktır ve mükemmellik hiçbir zaman imge ya da fikir olması dışında bir vakıa olmayacaktır. Tek kalemde standart kurumlar yaratmayı istemek boş ve yanıltılmış bir çaba olacak, sömürü ve tefecilik için her olasılığı otomatik olarak dışarıda bırakacaktır.
Aramızda yaşama sahip olmak yerine ölümü pekiştirdik. Her şey bir nesneye ve objektif bir puta indirgendi. Güven ve mütekabiliyet yozlaşarak sermayeye dönüştü. Ortak çıkar devlet ile ikame edildi. Davranışımız, ilişkilerimiz esnek olmayan şartlara dönüştü ve orada burada korkunç kırılmalar ve kargaşalarla uzun zaman aşımlarından sonra bir devrim patlak vermiş, bu da dolayısıyla ölüm, yaşamadan ölen kurumlar ve katı, değiştirilemez gerçeklikler üretmiştir. Şimdi tesis edilebilecek tek ilkeyi, temel sosyalist kavrayışla örtüşen ilkeyi (bir eve, o evde çalışma ile üretilenden daha fazla olan hiç bir tüketici değeri girmemelidir çünkü insan dünyasında tek başına çalışmanın haricinde hiçbir değer yaratılmaz), ekonomimizde yerleştirerek tam iş yapalım. Kim vazgeçmek isterse ya da hiçbir şey sunmak istemezse o şekilde davranabilir, bu onun hakkıdır ve bu ekonomiyi de ilgilendirmez fakat hiç kimse koşullardan dolayı mülksüz kalmışsa hiç bir şey yapmaya zorlanmamalıdır. Yine de bu ilkenin tekrar uygulanması için araçları her yerde farklı olacaktır ve bu ilke sadece tekrar tekrar yeniden uygulandığı müddetçe yaşayacaktır.
Marksistler yeryüzünü sermayeye bir tür eklenti olarak görmüş ve bununla ne yapacağını hemen hiç bilememiştir. Gerçekte sermaye birbirinden oldukça farklı iki şeyden oluşur: birincisi, toprak ve toprağın ürünleri, parseller, binalar, makineler, aletler ki toprağın parçası olduğu için “sermaye” olarak adlandırılmaması gerekir; ikincisi insanlar arasındaki ilişki, birleştirici ruh. Para ya da takas aracı yardımıyla tüm muayyen malların uygun bir biçimde (bu durumda doğrudan diğeri için) ticaretinin yapılabildiği, doğrudan genel mallar için geleneksel bir sembolden başkaca bir şey değildir.
Bunun sermaye ile doğrudan hiç bir ilgisi yoktur. Sermaye bir takas aracı değildir ve bir sembol değil bir olasılıktır. Çalışan birinin ya da grubun özel sermayesi, muayyen bir zaman diliminde muayyen ürünler üretme olasılıklarıdır. Bunun için kullanılan maddi gerçeklikler, öncelikle, kendisinden daha fazla yeni ürünlerin işlenebileceği materyallerdir – toprak ve toprağın ürünleri -; ikincisi, çalışılan aletlerdir ( ayrıca toprağın ürünleridir); üçüncüsü, çalışma sırasında işçilerin tükettiği yaşam gereksinimleri, yine toprağın ürünleridir. Kişi sadece tek bir üründe çalıştığı müddetçe, o ürünü üretim sırasında ve üretim için ihtiyaç duyduğu ürün ile takas edemez; fakat çalışan tüm insanlar bu beklenti ve gerilim halindedir. Sermaye, şimdi, yalnızca umulan ürünün beklentisi ve peşin ödemesidir, itibar ve mütekabiliyet ile tümüyle aynıdır. Adil takas ekonomisinde iş talebi olan her şahıs ya da müşterileri olan her üretim grubu açlıkları ve elleri için maddi araçları, yeryüzünü ve yeryüzünün ürünlerini alır. Çünkü hepsinin mütekabil ihtiyaçları vardır ve her biri bir diğerine kendi beklenti ve gerilimden ortaya çıkan gerçeklikleri sağlar; böylelikle bir kez daha olasılık ve hazırlık gerçekliğe dönüşür vs. Dolayısıyla sermaye bir şey değildir; toprak ve ürünleri bir şeydir. Geleneksel görüş, şeyler dünyasının tümüyle müsaade edilemez ve etkili bir biçimde yanlış kopyası olduğu şeklindedir. Sanki tek ve sadece topraklardan oluşan dünya, bir şey olarak sermayenin dünyası olarak da vardı. Buna göre olasılık, ki sadece gerilim ilişkisidir, bir gerçekliğe dönüşür. Sadece bir tane objektif gerçeklik vardır, o da topraktır. Genellikle sermaye olarak adlandırılan geri kalan her şey ilişki, hareket, dolaşım, olasılık, gerilim, itibar ya da bizim adlandırdığımız gibi ekonomik işleviyle birleştirici ruhtur. Bu elbette sevgi ve nezaket gibi amatörce arzı endam etmeyecektir fakat Proudhon’un takas bankası olarak adlandırdığı amaca yönelik organları kullanacaktır.
İçinde bulunduğumuz zamana kapitalist çağ dediğimizde, bu ifade, birleştirici ruhun artık ekonomide hüküm sürmediği, fakat nesne-putun yani gerçekte bir şey olmayan bir şeyin hüküm sürdüğü, bazı şeylerin gerçekten bir şey olmadığı fakat hiç olduğu bir şey için yanlışlık yapıldığı anlamına gelir.
Bir şey olduğu düşünülen bu hiçbir şey, zengin adamın evine pek çok somut gerçeklik getirir, çünkü çok değerli [Geltung] olduğu düşünülen paradır [Geld]. Ve bu hiçbir şey söz konusu gerçeklikleri iktidar konumuna getirir. Hepsi de hiçbir şeyden değil topraktan ve yoksulun çalışmasından kaynaklanır. Çünkü ne zaman çalışma (iş) toprağa yaklaşmak istese ve nerede bir ürün bir emek aşamasından diğerine geçmek istese, tüketici sektörüne girebilmesinden önce, sahte sermaye kendisini tüm bu iş sürecine sokar ve küçük hizmetleri için sırf ödeme almakla kalmaz faiz de alır çünkü hareketsiz durmayı değil dolaşıma girmeyi çok ister.
Bir şey olduğu düşünülen ve birliğin kaybolan ruhunu ikame eden diğer bir hiçbir şey, yukarıda sık sık bahsedildiği üzere devlettir. İnsanlarla insanlar arasında, insanlarla toprak arasında, insanlar arasındaki hakiki bağ (karşılıklı çekim ve ilişki, özgür bir ruh) her nerede zayıflamışsa orada, bir engel, itiş, soğurma ve sıkıştırma olarak her yerde devreye girer. Hakiki karşılıklı çıkarın ve güvenin yerini alan sahte sermayenin vampir-benzeri yağma gücünü ifa edememesi, mülk sahipliğinin güç tarafından, devlet, devlet yasaları, yönetimi ve idaresi tarafından desteklenmiyor olsa bile haraç koyamaması gerçeği ile de ilgili olmalıdır. Fakat kişi hiç unutmamalıdır ki tüm bunlar – devlet, yasalar ve yöneticiler – insanlar için – yaşam ve eziyet imkânlarından yoksun oldukları ve birbirlerine şiddet uyguladıkları için – diğer bir deyişle insanlar arasındaki güç için sadece birer isimdirler.
O halde doğru sermaye tanımı verildikten sonra “sermaye” teriminin pek de doğru olmadığını bu bölümde gördük çünkü bu terim hakiki sermayeyi değil sahte sermayeyi belirtmektedir. Fakat biri insanlar için gerçek bağları çözmek, kabul edilmiş sözcükleri ilk kez kullanmak istediğinde bu hükümsüz de kılınamaz. Burada olan da budur.
Bu bakımdan işçiler hiç sermayeleri olmadıklarını anladığı zaman, düşündüklerinden çok daha farklı bir biçimde haklı olurlar. Sermayelerin sermayesinden, realite olan tek sermayeden – gerçi realite bir şey olmasa da – ruhtan yoksundurlar. Bu imkândan ve tüm yaşam önkoşulundan vazgeçirilmiş olan hepimiz gibi tüm yaşamların maddi koşulu da yani toprak da ayaklarının altından alınıp götürülmüştür.
Bu yüzden toprak ve ruh – sosyalizmin çözümüdür.
Ruh tarafından zapt edilen insanlar ilk önce toplum için ihtiyaç duydukları tek dışsal koşul olarak toprağı arayacaktır.
Sosyalizm bunun tersine çevrilmesidir. Sosyalizm yeni bir başlangıçtır. Sosyalizm doğaya geri dönüştür, ruhun yeniden bağışlanması, ilişkilerin yeniden kazanılmasıdır.
İnsanların ürünlerini dünya pazarında ve kendi ulusal ekonomilerinde takas ettiğinde toprağın da hareketli kılındığını çok iyi biliyoruz. Toprak uzun zamandır menkul kıymetler piyasasının nesnesine, kâğıda dönüştürülmüş durumdadır. İnsanların kendi dünya pazarlarında ve ulusal ekonomilerinde bir ürünü denk bir ürün ile takas edebilmeleri halinde, diğer bir deyişle daha büyük grupların kendi tüketimlerini ve olağanüstü kredilerini birleştirerek kendilerine olanak tanımaları halinde, bu kesinlikle sonuç verecektir, kendi kullanımları için kapitalist piyasaya başvurmaksızın yeni materyallerden giderek artan miktarlarda sanayi ürünü üretebileceğini de biliyoruz. Bundan sonra insanların zaman içerisinde sadece toprak ürünlerini değil artan bir şekilde toprağın kendisini satın alabilir hale geleceğini biliyoruz. Bu tür güçlü tüketici-üretici-birliklerin sadece kendi karşılıklı kredilerini değil nihayetinde kayda değer para sermayesini de kontrol edeceğini biliyoruz. Fakat insanlar sadece bununla tatmin olsaydı, nihai kararı yalnızca tehir ederlerdi. Toprak sahipleri toprakta büyüyen veya toprak altından elde edilen her şey üzerinde, tüm insanların yiyeceği ve sanayi hammaddeleri üzerinde bir tekele sahiptir. Devletin ve para-sermayenin daima genişleyen kısmının temelleri, toprağın özel sahipliği kaldırıldığında ve mütekabiliyet sosyalist sermaye biçimi olarak gösterildiğinde yıkılır. Fakat bu noktaya ulaşmadan önce tüketici-üretici-kooperatifleri tarafından kapitalist ticaret ve endüstri ne kadar yok edilirse, devlet ve para-kapitalizmi de toprak ileri gelenlerinin tarafında o kadar güçlü yer alacaktır. Arazi sahipliği sektörü kooperatiflere kendi üretimleri için otomatik olarak tedarik sağlamayacak, bilakis ürünlerinin fiyatını neredeyse satın alınamayacak yüksek fiyat seviyelerinde artıracaktır. Zira tıpkı sermayenin de aynı şekilde sadece hayali bir hakiki cesamete sahip olması gibi toprak sadece görünüşte akışkan ya da kâğıttır. Karar anında toprak gerçekte ne ise ona dönüşür: sahiplenilen ve alıkoyulan fiziki doğanın bir parçası.
Sosyalistler toprak sahipliğine karşı mücadeleden kaçınamaz. Sosyalizm için mücadele toprak için mücadeledir; toplumsal mesele tarımsal bir meseledir.
Şimdi Marksistlerin proleterya teorisinin nasıl muazzam bir yanlış olduğu da görülebilir. Devrim bugün olsaydı, ne yapılacağına ilişkin halkın hiçbir tabakasının bizim sanayi proleterlerininkinden daha az fikri olmazdı. Serbest kalma için duydukları özlem açısından – zira serbest kalmanın ve soluklanmanın hasretini çekmektedirler fakat hangi yeni ilişkileri ve koşulları tesis etmek istediklerine dair çok az fikirleri vardır – elbette Herwegh’in eski sloganı çok çekicidir “İşin adamı, uyan! Gücünü bil! Senin güçlü kolun durursa, tüm çarklar durur”. Bu deyiş cazibelidir, olgusal gerçeklere genel bir ifade veren her şey gibi ve bu bakımdan mantıklıdır. Genel grevin berbat bir kaos üreteceği, işçiler eğer kısa bir süre bile olsa dayanabilirlerse kapitalistlerin teslim olmak zorunda kalacağı oldukça doğrudur.
Fakat bu çok büyük bir “eğer”dir ve bugün işçiler, devrimci bir genel grev durumunda kendilerine yiyecek sağlamakla ilgili muazzam zorluklara ilişkin yeterli netlikte bir resme neredeyse hiç sahip değillerdir. Yine de ani, kapsayıcı, şiddet hamleli bir genel grev devrimci sendikalara belirleyici bir gücü şüphesiz verir. Devrimden sonraki gün, sendikalar fabrikaları ve atölyeleri işgal edecek ve dünya kâr-piyasası için özdeş ürünler üretmeye devam etmek zorunda kalacak, tasarrufları ve kârları kendi aralarında bölüşecektir – ve elde ettikleri tek sonucun durumlarının daha da kötüleşmesi, üretimin durması ve tam bir imkânsızlık olduğunu görünce şaşıracaklardır.
Kâr-kapitalizminin takas ekonomisini, doğrudan sosyalist takas ekonomisine dönüştürmek tümüyle imkânsız hale gelmiştir. Bu aktarımın birden yapılamayacağı apaçıktır; eğer tedricen uygulama için bir girişimde bulunulursa, sonuç, devrimin en berbat şekilde parçalanması, hızla müteakip taraflar arasında en vahşi mücadelelerin yaşanması, ekonomik kaos ve politik despotizm olacaktır.
Ürünlerin imalatında ve dağıtımında adalet ve akıldan çok fazla uzaklaştırıldık. Her tüketici bugün tüm dünya ekonomisine bağımlıdır çünkü kâr ekonomisi tüketici ile ihtiyaçları arasına konmuştur. Yediğim yumurtalar Galiçya’dan, tereyağı Danimarka’dan, et Arjantin’den, ekmeğim için tahıl da Amerika’dan, takım elbisem için yün Avustralya’dan, gömleğimin pamuğu, botlarım için deri ve gerekli tabaklama malzemeleri, masa, sandalye, sıra, vs için tahta, hepsi Amerika’dan gelmektedir.
Zamane insanlar ilişkilerini kaybetmişler ve sorumsuzlaşmışlardır. İlişki, insanları bir araya getiren ve onların ihtiyaçlarını karşılamak için birlikte çalışmasını sağlayan bir çekimdir. Bu ilişki, ki onsuz yaşayan insanlar olamayız, dışsallaştırılmış ve şeyleştirilmiştir. Tüccar ürünlerini kimin satın aldığını umursamaz; proleterya ne yaptığını veya nerede çalıştığını umursamaz; teşebbüsün doğal ihtiyaçları karşılama amacı yoktur; teşebbüsün tüm ihtiyaçları karşılayabilecek, düşünmeden, mümkün mertebe çalışmadan, diğer bir deyişle mümkün mertebe tabi kılınan öteki insanların çalışmasıyla, parayla, şeyleri mümkün olan en büyük miktarlarda elde etme şeklinde yüzeysel bir amacı vardır. Para ilişkileri yutmuştur ve dolayısıyla bir şeyden daha fazlasıdır. Amaçlı bir şeyin işareti, ki doğa dışında suni olarak işlenmiştir, artık büyüyememesi, çevresinden malzeme veya enerji çıkaramayıp sakin bir şekilde tüketilmeyi beklemesi, kullanılmadığı takdirde er ya da geç bozulmasıdır. Büyüyen şey kendi hareketine ve kendi nesline sahip olup bir organizmadır. Ve bu bakımdan para suni bir organizmadır; büyür, döl üretir, her nerede olursa olsun çoğalır ve ölümsüzdür.
Fritz Mauthner (Dictionary of Philosophy) “Tanrı” kelimesinin aslen “put” kelimesi ile özdeş olduğunu ve her ikisinin de “dökme (metal)” anlamına geldiğini göstermiştir. Tanrı insanlar tarafından yapılarak hayat bulan, insanların yaşamını kendisine çeken ve sonunda tüm insanlıktan daha güçlü bir hale dönüşen bir üründür.
İnsanoğlunun bugüne kadar fiziken yarattığı tek “dökme metal”, tek put, tek Tanrı paradır. Para sunidir ve canlıdır, para parayı doğurur ve para ve para ve para yeryüzündeki tüm güce sahiptir.
Kim sosyalizm için bir şeyler yapmak isterse, sezilen ve fakat bilinmeyen neşe ve mutluluğun önsezisinden işe koyulmalıdır. Hala öğreneceğimiz çok şey var: çalışma neşesi, ortak çıkar neşesi ve karşılıklı sabır neşesi. Her şeyi unuttuk yine de hepimiz içimizde onu hala hissediyoruz.
Ancak bunu göremeyen, bugün de paranın, bu Tanrının insandan çıkmış ve yaşayan bir şeye dönüşmüş, bir şey-olmayanın, ruhtan başka bir şey olmadığını, paranın deliliğe dönüşen yaşamın anlamı olduğunu hala göremez. Para servet ihdas etmez, para servettir; kendi başına (per se) servettir, para hariç hiç kimse zengin değildir. Para gücünü ve yaşamını başka bir yerden alır; para bunları yalnızca bizden edinir; parayı zengin ve bereketli bir biçimde üretken kıldıkça kendimizi, hepimizi yoksullaştırırız ve baltalarız. İnsan kadınlardan yüz binlercesinin artık anne olamadığı neredeyse abartısız bir doğruya dönüşmüştür. Çünkü korkunç para tıpkı bir vampirin erkek ve kadından hayvan sıcaklığını ve erkek ve kadının damarlarından kanını emdiği gibi döl ve sert metal verir. Biz hepimiz dilencileriz ve yoksul garibanlarız ve budalayız çünkü para Tanrıdır ve çünkü para yamyama dönüşmüştür.
Sosyalizm bunun tersine çevrilmesidir. Sosyalizm yeni bir başlangıçtır. Sosyalizm doğaya geri dönüştür, ruhun yeniden bağışlanması, ilişkilerin yeniden kazanılmasıdır.
Bizim neden çalıştığımızı öğrenmekten ve bunu uygulamaktan başka sosyalizme giden başka bir yol yoktur. Günümüz insanlarının ruhlarını sattığı Tanrı ya da şeytan için değil, ihtiyaçlarımız için çalışıyoruz. Çalışma ve tüketim arasındaki bağlantının yeniden yapılanması: işte bu sosyalizmdir. Tanrı şimdilerde çok güçlü ve her şeye kadir hale gelmiştir ki bundan böyle yalnızca teknik bir değişim, takas sisteminde reform ile kaldırılamaz.
Bu yüzden sosyalistler üyelerinin ihtiyaç duyduğunu üreten yeni topluluklar oluşturmalıdır.
Ne insanoğlunu bekleyebiliriz ne de bireyler olarak içimizdeki insanlığı bulup yeniden yaratmadığımız sürece, ortak bir ekonomi ve adil bir takas sistemi için, insanoğlunun birleşmesini bekleyebiliriz.
Her şey bireyle başlar ve her şey bireye bağlıdır. Günümüzde bizi çevreleyen ve zincirleyen şeylerle kıyaslandığında sosyalizm, insanların bugüne kadar üstlenmiş olduğu en devasa görevdir. Bu görev cebir ve zekâ da dâhil dışsal çarelerle gerçekleştirilemez.
Başlangıç noktası olarak biraz yaşamı, yaşayan ruhun dışsal biçimlerini içeren pek çok şeyi hala kullanabiliriz. Eski ortak mülkiyetin kalıntılarına, çiftçilerin ve tarla işçilerinin yüzyıllar önce özel mülkiyete geçmiş olan, asli ortak mülkiyet anılarına sahip topluluklarından ve de tarla ve zanaat işleri için ortak ekonomiyi hatırlatan geleneklerden faydalanılabilir. Çiftçinin kanı pek çok kent proletaryasının damarlarında hala dolaşmaktadır; Kent proletaryası bunu tekrar dinlemeyi öğrenmelidir. Amaç, hala çok uzak olan amaç, bugün genel grev olarak diğer bir deyişle, başkaları, zenginler, putlar ve canavarlık için çalışmayı reddetmek şeklinde adlandırılmaktadır. Genel grev – fakat elbette ki bugün ilan edildiği şekilde ve anlık başarısının çok belirsiz ve nihai başarısızlığının mutlak kesin olduğu başkaldırı ile birlikte kollar çapraz tutulu pasif genel grevden farklı olan genel grev – kapitalistlere şöyle seslenir: “En uzun kimin dayanabileceğini görelim!” Genel bir grev, evet! Fakat aktif olan bir grev, zaman zaman devrimci genel grevle ilişkili, sade dilde “yağmalama” denilenden çok farklı bir eylem. Aktif genel grev yalnızca çalışan insanların faaliyetlerinin, emeklerinin bir gıdımını bile başkalarına vermeyi reddedebildiği, sadece kendi ihtiyaçları, kendi gerçek ihtiyaçları için çalıştığı zaman muzaffer olacaktır. Bu hala çok uzaktır – fakat sosyalizmden hala çok uzak olduğumuzun, uzun, çok uzun bir yola başladığımızın farkında olmayan kim? İşte bu yüzden Marksizmin can düşmanıyız: çünkü Marksizm çalışan insanların sosyalizmle başlamalarını engellemiştir. Tamah ve zorluğun taşlaşmış dünyasından bizleri çıkaracak olan sihirli sözcük “grev” değil, “çalışmak”tır.
Tarım, endüstri ve zanaat, akli ve fiziki çalışma, öğretme ve çıraklık sistemi yeniden birleştirilmelidir; Peter Kropotkin bunu başarma yöntemlerine dair kendi kitabı Tarla, Fabrika ve Atölye’de çok değerli şeyler söylemiştir.
Halktan, tüm halktan, tüm halkımızdan umudumuzu kesmemeliyiz. Elbette bugün halklar yoktur. Devlet ve para halkın, diğer bir deyişle ruhla birleşmiş insanların yerini alırken bireyler bölünmüş insan parçalarına indirgenmiştir.
Yalnızca ilerlemeci ve ruhsal olan bireyler bir kez daha halkın ruhu ile dolduğu zaman, halkın ön bir biçimi yaratıcı insanlarda yaşadığında ve yürekleri, akılları ve elleri ile hakikatte gerçekleşme talep ettiğinde Halk, varlığa döndürülebilir.
Sosyalizm, her tür bilgiyi gerektirse de bir bilim değildir – doğru yolu yürümek adına, hurafeyi ve yanlış yaşamı terk etmek için gerekli bir koşuldur. Bununla birlikte sosyalizm kesinlikle bir sanat, canlı malzemeyle inşa eden yeni bir sanattır.
Şimdi, tüm sınıflardan kadınlar ve erkekler halka varmak için halkı terk etmeye çağrılmaktadır.
Çünkü işte görev budur: halktan umudu kesmemek fakat aynı zamanda halkı beklememek. Her kim içinde taşıdığı halk cevherine hakkını verirse, her kim kendisi gibi başkaları ile bu doğmamış tohumun ve basıncın hayali biçiminin hatırına, sosyalist düzeni gerçekleştirmek için yapılabilecek her şeyi gerçeğe dönüştürmek amacıyla birleşirse halkı halka gitmek üzere terk eder.
Sosyalizm, kendisi için birleşen, var olan adaletsizlik için en derinden tiksinti ve hakiki bir toplum oluşturma için en güçlü arzuyu ve özlem hissini duyanların sayısına bağlı olarak farklı bir gerçekliğe dönüşecektir.
O halde sosyalist haneleri, sosyalist köyleri, sosyalist toplulukları kurmak için birleşelim.
Kültür herhangi bir özel teknoloji biçimine ya da ihtiyaçların tatminine değil, adaletin ruhuna dayanır.
Sosyalizm çevremizde ve içimizde berbat koşullar yüzünden acı çeken herkesin davasıdır ve çoğu sınıf yakında herkesin bugün şüphe ettiğinden daha çok acıya katlanacaktır. İşçi birlikleri dâhil hiç kimse ahlak ve kendi kefareti açısından parasını tek kalemde vermek ve bu para ile sosyalizmin başlangıcı için toprağı özgürleştirmek dışında sahip olduğu parası ile daha iyi bir şey yapamaz. Toprak özgür olduğunda hiç kimse bu toprağın satın alındığını söyleyemeyecektir
Kim sosyalizm için bir şeyler yapmak isterse, sezilen ve fakat bilinmeyen neşe ve mutluluğun önsezisinden işe koyulmalıdır. Hala öğreneceğimiz çok şey var: çalışma neşesi, ortak çıkar neşesi ve karşılıklı sabır neşesi. Her şeyi unuttuk yine de hepimiz içimizde onu hala hissediyoruz.
Sosyalistlerin kapitalist pazar ile mümkün mertebe irtibatlarını kestiği ve dışarıdan hala gelmesi gereken değer kadar ihracat yaptığı bu yerleşimler sadece küçük başlangıçlardır ve denemelerdir. Böylelikle insan kitleleri, topluluğun yüreğindeki neşe, kendisi ile mutmain yeni ilkel saadete imrenme ile üstesinden gelecektir ki bunlar ülke üzerinde parlamalıdır.
Gerçeklik olarak sosyalizm yalnızca öğrenilebilir; sosyalizm, tüm yaşam gibi bir girişimdir. Şiirsel sözcükler ve betimlemelerle biçimlendirmeye çalıştığımız her şey – işteki çeşitlilik, akli çalışmanın rolü, en uygun ve en az sorgulanabilir takas aracı biçimi, hukuk yerine sözleşmenin takdimi, eğitimin yenilenmesi, tüm bunlar gerçekleştirme eyleminde gerçeğe dönüşecek ve kesinlikle önceden belirlenmiş bir şablona göre düzenlenecektir.
Muhtemelen ileride, düşünce ve tahayyülde net olarak ortaya konmuş biçimlere sahip toplulukları ve sosyalizm topraklarını beklemiş ve öngörmüş olan kişileri hatırlayacağız. Realite kendi bireysel oluşumlarından farklı görünecektir fakat onların bu imgelerinden kaynaklanacaktır.
Burada Proudhon’u ve onun keskin bir biçimde tanımladığı, sözleşme ve özgürlük ülkesine dair asla belirsiz olmayan tasavvurlarını hatırlayalım. Henry George, Michael Flürscheim, Silvio Gesell, Ernst Busch, Peter Kropotkin, Elise Reclus ve başka pek çok kişi tarafından görülmüş ve tarif edilmiş birçok iyi şeyi hatırlayalım.
Hoşumuza gitse de gitmese de geçmişin varisleriyiz; gelecek nesillerin bizim varislerimiz olması için irade toplayalım ki böylece tüm yaşamımızda ve eylemlerimizde gelecek nesilleri ve çevremizdeki insan kitlelerini etkileyelim.
Bu tümüyle yeni bir sosyalizm, yeniden yeni olan bir sosyalizmdir; zamanımız açısından yeni, ifade açısından yeni, geçmişe dair görüşü açısından yeni, pek çok ruh halleri açısından da yenidir. Neyin var olduğuna yeni bir bakışla bakmamız da gerekmektedir: insan sınıflarına, kurumlara ve geleneklere yeniden bakmalıyız. Şimdilerde köylüleri tümüyle yeni bir ışık altında görüyoruz ve bize nasıl muazzam bir görev (onlara konuşmak, aralarında yaşamak ve içlerinde solan ve körelen şeyleri – dini, dışsal ya da yüce bir güce inanç değil, yaşadığı müddetçe birey insanoğlunun kendi içindeki gücüne ve mükemelleştirilebilirliğine inanç – canlandırmak ve yeniden diriltmek görevi) bırakıldığını biliyoruz. Köylünün ve toprak sahibi olmaya sevgisinin nasıl korkulan olduğunu [biliyoruz]: köylülerin çok fazla toprağı yoktur, çok az toprağı vardır ve bu onlardan alınmamalıdır, onlara verilmelidir. Fakat elbette herkes gibi onların da her şeyden önemlisi ihtiyaç duyduğu şey ortak, komünal ruhtur. Ancak onlarda bu ruh, kentli işçilerdeki kadar çok gömülmüş değildir. Sosyalist yerleşimcilerin sadece mevcut köylere gidip oralarda yaşamaları gerekmektedir ve canlanabilecekleri ve on beşinci ve on altıncı yüzyılda içlerinde olan ruhun bugün bile yeniden uyandırılabileceği görülecektir.
insanlara bu sosyalizmden yeni bir dille bahsedilmelidir. Burada birinci, ilk girişimde bulunulmaktadır. Bizler, bizler ve başkaları bunu daha iyi yapmayı öğreneceğiz. Bizler ruhsuz sosyalist biçim olan kooperatiflere ve amaçsız cesaret olan sendikalara sosyalizmi getirmek istiyoruz.
İstesek de istemesek de konuşma ile kalmayacağız; daha ileri gideceğiz. Şimdiki zaman ile gelecek zaman arasında bir boşluk olduğuna artık inanmıyoruz; biliyoruz: “Amerika ya buradadır ya da hiçbir yerdedir”. Şimdi, şu anda yapmadığımız ne varsa onu hiçbir zaman yapmayacağız.
Tüketimimizi birleştirebilir ve her tür paraziti yok edebiliriz. Kendi tüketimimiz için mal üretmek üzere bir sürü zanaat ve endüstri tesis edebiliriz. Bunda, kooperatiflerin şimdiye kadar ilerlediğinden daha ileriye gidebiliriz, zira onlar kapitalist-yönetimli teşebbüs ile rekabet etme fikrinden hala kurtulamıyorlar. Onlar bürokratik, onlar merkeziyetci; işverene dönüşmenin ve sendikalar üzerinden işçileri ile sözleşme aktetmenin dışında kendilerine yardım edemezler. Tüketici-üretici-kooperatifte her bir kişinin kendisi için hakiki bir takas ekonomisi içerisinde çalıştığı, bu ekonomi içerisinde kârlılığın değil işin verimliliğinin belirleyici olduğu; pek çok teşebbüs biçiminin, ör. küçük teşebbüsün, kapitalizmde kârsız olsa da burada tamamen verimli olduğu ve sosyalizmde hoş karşılandığı onların aklına gelmez.
Siz ressamlar, şairler, müzisyenler bunu biliyorsunuz ve yeni halklardan çıkacak olan gücün ve şevkin ve tatlılığın sesleri şimdiden sizden bahsediyor. Tüm kimsesizliğimizde parçalanmış genç insanlar yaşıyor, sağlam insanlar, eski insanlar, test edilmiş ve onaylanmış, asil kadınlar:
Yerleşimler kurabiliriz, gerçi bunlar bir çırpıda kapitalizmden tümüyle kaçamazlar. Fakat biz sosyalizmin bir yol, kapitalizmden uzak bir yol olduğunu ve her yolun bir başlangıcının olduğunu biliyoruz. Sosyalizm, kapitalizmden çıkmayacaktır, ondan uzakta büyüyecektir; kendisini kapitalizme kapatacaktır.
Toprak satın alma aracı ve bu yerleşimlerin ilk işletim fonları, sendikalar ve bize katılan işçi grupları vasıtasıyla ve bize ya tamamen katılmış ya da en azından davamıza katkıda bulunan zengin adamlar kanalıyla tüketimlerimiz bir havuzda toplanarak elde edilecektir. Tüm bunları beklemekte ve bu beklentiyi ilan etmekte tereddüt etmiyorum. Sosyalizm çevremizde ve içimizde berbat koşullar yüzünden acı çeken herkesin davasıdır ve çoğu sınıf yakında herkesin bugün şüphe ettiğinden daha çok acıya katlanacaktır. İşçi birlikleri dâhil hiç kimse ahlak ve kendi kefareti açısından parasını tek kalemde vermek ve bu para ile sosyalizmin başlangıcı için toprağı özgürleştirmek dışında sahip olduğu parası ile daha iyi bir şey yapamaz. Toprak özgür olduğunda hiç kimse bu toprağın satın alındığını söyleyemeyecektir – kendisi de bunu hissetmeyecektir bile -. Çok titiz olmayın, siz işçiler: ayakkabı, pantolon, patates, ringa balığı satın alıyorsunuz; siz, çalışan ve acı çeken insanlar, talihinizin şu ana kadar size oynattığı rol ne olursa olsun, kendi özgürlüğünüzü adaletsizlikten satın almak için gücünüzü bir araya toplamanız ve şu andan itibaren kendi topluluğunuz için ihtiyacınız olanı kendi toprağınız üzerinde yapmanız güzel bir başlangıç olmaz mıydı?
Unutmayalım: eğer doğru ruha sahipsek, o zaman toplum için ihtiyaç duyduğumuz her şeye sahibizdir: bir şey hariç: toprak. Toprak için açlık başınıza gelmeli, siz büyük şehrin insanları!
Kendi kültürleri ile sosyalist koloniler toprakta her yerde, kuzeyde, güneyde, doğuda ve batıda, kâr ekonomisinin süfliliğinin ortasında, her ilde dağıldığında ve görüldüğünde, tarifsiz fakat sessiz tutumlarında yaşama sevinci hissedildiğinde imrenme giderek artacaktır. O zaman, inanıyorum ki halk ilerleyecektir. Halk görmeye, bilmeye ve emin olmaya başlayacaktır. Dış görünüşte sosyalistçe, müreffeh ve keyifli yaşamak için sadece tek bir şey eksik olacaktır: toprak. Ve ardından halklar toprağı özgür kılacak ve artık sahte tanrı için değil insanlar için çalışacaktır. Sonra? Sadece başla: en küçük ölçekte ve en az sayıda insan ile başla.
Devlet, diğer bir deyişle hala cahil olan kitleler, imtiyazlı sınıflar ve her ikisinin de temsilcileri, icrai ve idari kast, bu işe başlayanların yolu üzerinde en büyük ve en küçük engelleri yerleştirecektir. Bunu biliyoruz.
Tüm bu engeller, eğer gerçek engeller iseler, onlarla bizim aramızda en küçük bir boşluk bırakılmaması için yakın ve bir arada durmamız halinde yok edilecektir. Bunlar artık sadece beklentilerde, hayallerde, korkulardaki engellerdir. Bunu şimdi görüyoruz: zamanı geldiğinde yolumuzu her tür engelle kapatacaklardır – ve bu yüzden bizler bu arada hiçbir şey yapmamayı seçeceğiz.
Köprüyü, köprüye geldiğimizde geçeceğiz! Şimdi ileri doğru hareket edelim ki böylece çoğalalım.
Hiç kimse halka şiddet uygulayamaz, bu halkın kendisi hariç.
Ve halkımızın büyük bir kısmı adaletsizliğin ve kendilerine bedenen ve ruhen zarar verenin tarafını tutacaktır çünkü ruhumuz yeterince güçlü ve ikna edici değildir.
Ruhumuz ateş almalı, aydınlatmalı, baştan çıkarmalı ve cezbetmelidir.
Konuşma bunu hiçbir zaman tek başına başaramaz; en güçlü, öfkeli ya da en nazik konuşma dahi yapamaz.
Sadece örnek, bunu başarabilir.
Örneklemeliyiz ve yol göstermeliyiz.
Örneklemek ve Fedakârlık ruhu! Geçmişte, günümüzde ve gelecekte, bu şekilde yaşamayı sürdürmenin imkânsızlığından dolayı her daim isyanda olan bu düşünceye fedakârlık üstüne fedakârlık yapılacaktır.
Şimdi, doğru yaşam biçimi için örnek sunmak üzere başka tür fedakârlıklar, kahramanca olmayan, sessiz, etkileyici olmayan fedakârlıklar yapmak gerekmektedir.
Sonra az olan çoğa dönüşecek ve çok olan da az olacak. Yüzlerce, binlerce, yüzbinlerce -çok az çok az!
Yine de engeller aşılacak zira doğru ruh sahibi olanlar kurarak en güçlü engelleri yok edecek.
Sosyalizmi inşa etmek için elinden geleni yapmak isteyen herkese çağrıda bulunuyorum. Sadece şu an gerçektir ve insanlar şu an yapmadığı her şeyi birden yapmaya başlamayacak, sonsuza dek yapmayacaktır. Hedef halktır, toplumdur, topluluktur, özgürlüktür, güzelliktir ve yaşam sevincidir.
Ve nihayet, nihayet çok uzun zamandır parlamış ve alevlenmiş olan sosyalizm, en sonunda ışık yayacak. Ve insanlar ve halklar büyük bir kesinlikle bilecekler: sosyalizm ve sosyalizmi gerçekleştirecek araçlar, tümüyle ve topyekûn, kendi içlerindedir, onların arasında bulunmaktadır ve sadece tek bir şeyden yoksundurlar: toprak! Ve toprağı özgür kılacaklar çünkü hiç kimse halka engel çıkarmayacak zira halk artık sosyalizme gölge etmeyecek.
Sosyalizmi inşa etmek için elinden geleni yapmak isteyen herkese çağrıda bulunuyorum. Sadece şu an gerçektir ve insanlar şu an yapmadığı her şeyi birden yapmaya başlamayacak, sonsuza dek yapmayacaktır. Hedef halktır, toplumdur, topluluktur, özgürlüktür, güzelliktir ve yaşam sevincidir. İnsanların slogan atmasına ihtiyacımız var; bu yaratıcı arzu ile dolmuş herkese ihtiyacımız var; eylem adamlarına ihtiyacımız var. Bu sosyalizm çağrısı, ilk başlangıcı yapmak isteyen eylem adamlarına ithaf olunur.
Bu kelimeleri ve kelimelerin arkasındaki hissiyatı hâlihazırda kendisine ithaf edildiği zaman duymamış olan herkese şimdi kısmen söylenmesine izin verin: insanların bizleri anlayabilmesi için benzeri pek çok fikri seslendirdiğimiz ve yanlış uygulanmış ya da yetersiz eğreti, güncel kelimeleri reddettiğimiz gibi, aynı durum bu kelimenin, sosyalizmin başına da gelebilir. Belki de bu çağrı daha iyi, daha derin ve daha ümit verici bir kelime bulma yolunun da başlangıcıdır. Herkes hâlihazırda bilmelidir ki sosyalizmimizin kırsal, pastoral barış ile sırf ekonomiye ve hayatın gerekleri için çalışmaya adanmış geniş bir yaşam arzusuyla ya da muhteşem rahatlıkla hiçbir ortak yanı bulunmamaktadır. Burada ekonomiden çok konuşuldu; ekonomi kendi yaşamımızın temelidir ve öyle dönüşmelidir ki hakkında az konuşulur hale gelsin. Selam olsun içinde olduğumuz bu zamanda hiç bir ekonomiye ve hiçbir mekâna katlanmayan siz avarelere, berduşlara ve serserilere. Selam olsun yaratıcılığı zamanı aşan sanatçılara. Selam olsun yaşamlarını soba borusunda pörsütmek istememiş siz eski savaşçılara! Bugünün savaş, savaş tehditleri ve vahşilik dünyasında ne varsa hepsi neredeyse tümüyle kimsesizlik ve tamahın yalnızca kaba bir maskesidir: kişilik, vefa ve şövalyelik ender bulunur hale gelmiştir. Selam olsun, hiçbir kelimenin dışarı çıkmadığı kalplerinin derinliklerinde önerileri olan siz kekemelere, siz sessiz olanlara: bilinmeyen yücelik, konuşulmayan mücadeleler, ruhun derinden acı çekişi, delişmen neşeler ve kederler şu andan itibaren hem bireyler hem de halklar açısından insanoğlunun talihi olacaktır.
Siz ressamlar, şairler, müzisyenler bunu biliyorsunuz ve yeni halklardan çıkacak olan gücün ve şevkin ve tatlılığın sesleri şimdiden sizden bahsediyor. Tüm kimsesizliğimizde parçalanmış genç insanlar yaşıyor, sağlam insanlar, eski insanlar, test edilmiş ve onaylanmış, asil kadınlar: orada burada, kendi bildiklerinden daha fazlası olan çocuk kalpli insanlar yaşıyor. Her birinin içinde bir gün yeni insanları ele geçirecek ve şekillendirecek ve ileri sürecek inanç ve büyük neşe ve büyük acının kesinliği yaşıyor. Acı, kutsal acı: gel, ah gel yüreklerimize! Bulunmadığın yerde barış asla olmayacak. Siz hepiniz – ya da o zamanlar çok mu azdınız?- rüyanın güldüğü ve ağladığı siz hepiniz, eylem soluyan siz hepiniz, içinizde derin coşkuyu hisseden siz hepiniz, günümüzde çevremizde olan hırpani saçmalık ve süflilik için değil sefalet ve zorluk denen dava ve delilik ve gerçek sıkıntı için umutsuzluğa kapılmak isteyen siz hepiniz, bugün yalnız olan ve içinde içsel bir biçim, imge ve bastırılmış yaratıcı enerji ritmi barındıran siz hepiniz, yüreklerinizden buyurabilen siz hepiniz: sonsuzluk adına, ruh adına, hakiki yol olmak isteyen imge adına insanoğlu helak olmasın. Bugün kendisine zaman zaman proletarya, zaman zaman burjuva, zaman zaman yönetici kast denen gri-yeşil, kalın çamur ve her yerde, yukarıda ve aşağıda bulunan tiksindirici kütleden başka bir şey değildir. İnsanlar tarafından çarpıtılan bu korkunç itici tamahın, doymuşluğun, yozlaşmanın bundan böyle bizi kirletmesine ve boğmasına izin verilemez: hepsi sosyalizme çağrılmaktadır.
Bu bir ilk sözdür. Daha da fazlası söylenmelidir. Söylenecektir. Burada çağrılan ben ve diğerleridir.
Çev: Nesrin Aytekin
https://itaatsiz.org/?p=5545
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.08.23 16:09 biajansnet Sıkça Sorulan Sorular ve Cevapları Dijital Reklam Ajansı


Sıkça Sorulan Sorular

Sıkça sorulan sorular için sayfayı aşağıya kaydır. Google’da insanların en çok sordukları soruları ele alarak cevap vermeye çalıştık. Biajans.NET olarak umarım sorularınıza yanıt olmayı başarmışızdır. Bu arada sorunuzun cevabı aşağıda yer almıyorsa bize mail atabilir yada Whatsapp üzerinden sorunuzu sorabilirsiniz.

WEBSİTEM YOK REKLAM VEREBİLİR MİYİM?

Evet verebilirsiniz. Reklam denildiğinde genellikle akla gelen Google Ads (Adwords) reklamları oluyor. Fakat reklamlar Google Adwords’den çok daha fazlası. Günümüzdeki teknoloji ile bugün sosyal medya üzerinden de reklam vermek mümkün. Eğer bu soruyu soruyorsanız muhtemelen websiteniz yoktur. Websitesi olmayanlara tavsiyem websitesi açmak yerine diğer reklam türleri ile başlamak olur. Örneğin; Facebook reklamları. Facebook büyük bir kitle ile reklam verebileceğiniz insanları demografik, yaş, cinsiyet, eğitim vs. gibi bir çok özelliğe göre kitlelere bölebileceğiniz, geniş bir reklam ağıdır. Üstelik Facebook reklam hesabınız üzerinden instagram içinde reklam verebilirsiniz. Sosyal medyada reklam hesabı oluşturup nasıl reklam verilir? Daha detaylı öğrenmek için aşağıdaki bağlantıları kontrol edebilirsiniz.
İnstagram’da nasıl reklam verilir? Facebook’da nasıl reklam verilir? Youtube’da nasıl reklam verilir?
Sıkça Sorulan Sorular: Websitem yok reklam verebilir miyim?

GOOGLE'DA ÜST SIRALARA ÇIKMAK İÇİN NE YAPILIR?

Aslında bu websiteniz üzerinde nasıl çalıştığınıza bağlı olarak değişiklilik gösterir. İnternet sitenizin öncelikle arama motorlarına uyumlu bir şekilde hazırlanması gerekir. Sitenize ziyaretçi gelmesini istiyorsanız önce arama motolarının websitenizi sevmesi gereklidir. Web siteniz doğrudan erişimin dışında diğer kaynaklardan da ulaşılabilir durumda olmalı. Örneğin; bir başka web sayfasından yönlendirme, sosyal medyada etkinlik, blog ile desteklemek, backlink ve site içi site dışı bir çok çalışma gerekir. Bunu sağlamak için Google web araçları etkin kullanılmalıdır.
Sıkça Sorulan Sorular: Google’da Üst sıralara çıkmak için ne yapılır?

GOOGLE'DA ARAMA SONÇLARINDA SİTEM GÖZÜKMÜYOR!

Sorunun birden fazla sebebi olduğunu hemen hemen herkes bilir. Başlıca sorunlardan birisi doğru yapılandırılamamış olmasından ve yetersiz kalmasından dolayı Google sizi indexleyemiyor olabilir. Web tasarımcılarının bir çoğunun bazen eksik yaptığı veya websitesinde eksik bıraktığı taraflar olur. Örneğin; sitenizin içeriklerini eksiksiz girse bile optimizasyonu yarım bırakabilir. Bunu sorgulayamazsınız çünkü Google optimizasyon işlemi uzmanlık ve bilgi gerektirir. Özetle bütçenize ve web tasarımcınızın profesyonelliğine kalmıştır.
Sıkça Sorulan Sorular: Google’da arama sonçlarında sitem gözükmüyor!

GOOGLE REKLAMLARI İÇİN WEB SİTENİZİN OLMASI GEREKİR Mİ?

Kendinize ait site oluşturmak istemiyorsanız, sosyal sayfalardaki ( Facebook, İnstagram gibi ) açacağınız tanıtım sayfaları yada e–ticaret hizmeti sunan kuruluşların bünyesinde oluşturacağınız dükkan bölümünüze ait linklerle bağlantılı reklam çalışması yapılabilir.
Bu süreçte sunacağınız ürün ya da hizmetlerin niteliklerini belirlemeli, ulaşmak istediğiniz hedef kitle ve reklam bütçenizi ayarlayarak, Google çalışma ortağı bir ajansla yola çıkmanız hedeflerinize çok daha hızlı ulaşmanızı sağlayacaktır.
Sıkça Sorulan Sorular: Google reklamları için web sitenizin olması gerekir mi?

FACEBOOK’TA REKLAM VERMEYE NASIL BAŞLANIR?

Facebook reklamlarına bir ajans yada kendiniz-kişisel olarak başlayabilirsiniz, biajans.net uzman ekibi ile büyük ve küçük her türlü işletmenin dijital pazarlama, reklam faaliyetlerini ve hesap yönetimini sağlamaktadır.
Facebook reklamlarına biajans ile veya firma içinde kişisel yönetimiyle başlamak için temel ihtiyaçlarınız şunlardır.
Facebook sayfanız olmadan reklam verilemez, eğer Facebook sayfanızı instagram hesabınıza da bağlarsanız Facebook üzerinden Instagram reklamlarını da yönetebilirsiniz.Facebook reklam hesabınızla kampanyalar oluşturabilir, reklam setleri ayarlayabilir ya da yeniden hedefleme reklamları açabilirsiniz.
Facebook ile sadece metin odaklı reklamlar verilememektedir, reklamlarınızın doğru çalışması için en az 1 fotografa ya da 1 videoya ihtiyacınız olacaktır.Biz Facebook reklamları için videoların kullanılmasını öneriyoruz, bu sayede reklamlarınızdan daha fazla verim ve istatistik elde edebilirsiniz.
Sektörünüz yada ürününüzle ilgili hedef kitleyi iyi tanımalısınız ve detaylı hedeflemelerde daraltmaları kullanarak daha iyi hedeflemeler yapmalısınız.
Amaçlar ve tanımlar iyi yapılmış olmalı, hedef kitlenizi iyi seçtikten sonra kampanya türünüzü en iyi şekilde ayarlamalısınız, trafik reklamları ile ilk öncelik satış olmayacaktır, aynı şekilde marka bilinirliği reklamları ile doğrudan bir trafik artışı beklenemez, hedef kitle ve firmanın reklam amacına göre reklam türünüzü iyi optimize etmelisiniz.
Facebook Pixel veri takip kodunun web sitenize entegre edip doğru çalışmasını sağlayarak tıklama başına maliyetler gibi parametrelerinizi takip edebilirsiniz.
Not: Bu konu hakkında daha fazla bilgi almak için Facebook Özel Kitleler Nasıl Ayarlanır? adlı yazımıza bakabilirsiniz.
Sıkça Sorulan Sorular: Facebook’ta Reklam Vermeye Nasıl Başlanır?

İNSTAGRAM REKLAMLARINI NASIL VEREBİLİRİM?

İnstagram Reklamlarını Facebook üzerinden oluşturuyoruz. Başlamak için, Facebook’un reklam yöneticisi bölümüne gidin ve “oluştur ” seçeneğine tıklayın. Tabi bir Business hesabınızın olması gerekiyor.
Yapmanız gereken ilk şey, reklam verme amacınızı seçmektir. Reklam verme amacı, potansiyel müşterileriniz reklamınızı gördüğünde yapmasını istediğiniz eylemdir.
Ya da Sadece marka bilinirliğinin arttırılmasını mı istiyorsunuz ?
O zaman marka bilinirliği seçeneğini seçmelisiniz.
Satış mı yapmak istiyorsunuz ?
o zaman dönüşüm reklamları arasından bir seçenek seçmelisiniz.
Müşterilerinizin form mu doldurmasını istiyorsunuz ?
Yanında bir huni amblemi olan potansiyel müşteri bulma yani form reklamlarını seçmelisiniz.
Tam olarak hangi eylemleri yapmak istediğinizi düşünün ve bu hedefi reklam oluştururken seçin.
Daha detaylı bilgi edinmek için; İnstagram Reklamları isimli sayfamıza bir göz atın.
Sıkça Sorulan Sorular: İnstagram Reklamlarını nasıl verebilirim?

REKLAMLARIMIN GOOGLE’DA 1. SIRADA OLMASINI NASIL SAĞLAYABİLİRİM?

Ortalama olarak, arama sonuçlarının ilk sayfasında veya üst kısmında gösterilen reklamlar, diğer arama sonuçları sayfalarındaki reklamlara kıyasla çok daha fazla tıklama alır. Google Ads, reklamların bu değerli konumlarda gösterilmesini sağlamak için teklifleri belirlerken kullanabileceğiniz tıklama başına maliyet (TBM) teklif tahminleri sağlar.
Bu makalede ayrıca ilk sayfada görünme, sayfa üstünde görünme ve ilk konum teklifi tahminleri ve bunların nasıl bulunacağı açıklanmaktadır.

Teklif tahminleri hakkında

Bir arama sorgusu anahtar kelimenizle tam olarak eşleştiğinde reklamlarınızın arama sonuçlarının ilk sayfasında gösterilmesine yardımcı olmak için, Anahtar kelimeler sekmesinde 3 tür teklif tahmini vardır.
İlk sayfa teklifi tahmini: reklamın, arama sonuçlarının ilk sayfasında herhangi bir yerde gösterilmesi için belirlemeniz gereken tahmini teklif tutarıdır.
Sayfanın üstünde görünme teklifi tahmini: Reklamın, ilk sayfadaki arama sonuçlarının üstünde yer alan reklamlar arasında gösterilmesi için belirlemeniz gereken tahmini teklif tutarıdır.
İlk konum teklifi tahmini: Reklamınızın ilk reklam konumunda gösterilmesi için ayarlamanız gereken tahmini teklif tutarıdır.
Kaynak: Google Ads Yardım
GOOGLE’DA REKLAM VERMEK İSTEYENLER İÇİN 10 İPUCU
Sıkça Sorulan Sorular: Reklamlarımın Google’da 1. sırada olmasını nasıl sağlayabilirim?

GOOGLE’DA ÜST SIRALARA ÇIKMAK İÇİN SEO MU YOKSA GOOGLE ADWORDS MÜ?

Bu aslında sizin ne kadar aceleniz olmasına bağlı olarak tercih meselesidir. Yani kısaca anlatmak gerekirse, eğer yeni başlamış ve 1 yıl sonrası için bir satış yada hizmet planınız varsa bu 1 yıl için reklam vermeniz çok bir şey değiştirmez. 1 yıl boyunca SEO ile web sitenizi destekleyebilir ve sonrasında zamanı geldiğinde reklam verebilirsiniz.
Bir diğer yoldan siteniz aktif ve hizmet veren bir web sitesiyse ve organik aramalarda google’da çok gerilerdeyseniz potansiyel müşterileriniz size ulaşamaz. İşte burada da Adwords devreye giriyor. Yani SEO yapılmamış bir sitenin alt yapısı çok sağlam olmadığından senelerce hizmet vermiş olsun yinede google’da 1.sayfaya gelemez böyle bir durumda reklam vermek en mantıklı yoldur.
Bir diğeri ise ikisi bir arada, yani hem SEO hemde Adwords ile ilerlemek. Bu en çok önerdiğim yoldur. Çünkü Google’da reklam verirken bile, örneğin seçtiğiniz anahtar kelimeler bile sayfanızda yer almıyorsa kalite puanınız düşer. Yine aynı zamanda doğru açılış sayfalarınız yoksa seçtiğiniz anahtar kelimeyi mecburen aanasayfaya yada en yakın olan bir sayfaya yönlendireceksiniz ve buda adwords için alakasız olacaktır, kalite puanınız düşecektir. Bu arada Adwords’de kalite puanının düşük olması rakiplerinizden daha fazla para harcayarak reklam vermeniz anlamına gelir.
Ayrıca her zaman reklam verecek bir bütçeniz olmayabilir. Haftanın 3 günü reklam verdiğinizi düşünürsek geriye kalan 4 gün Google’da kaybolucaksınız. Yani görünmeyeceksiniz. Tabi SEO’nuz yoksa!
Konuyu daha kapsamlı anlattığım yazımalarıma bir göz atmanızı tavsiye ederim.
Google’da Reklam Vermek İsteyenler İçin 10 İpucu SEO Anahtar Kelimeler Nelerdir? Sayfa İndirme Hızı Neden Önemli?
Sıkça Sorulan Sorular: Google’da üst sıralara çıkmak için SEO mu yoksa google Adwords mü?

WEB SİTEM KAÇ GÜNDE HAZIR OLUR ?

Web sitem kaç günde hazır olur? Web sitesi yaptırırken neler istediğinize bağlı olarak bu süre değişir. Örneğin tek seferlik bir site kurulumu (Sadece site kurulumu ve içerikleri girme) ortalama max 7-8 gün sürer. Fakat siteye SEO yapılacak mı? Reklam hesapları kurulacak mı? Sosyal medya hesap kurulumu-paylaşım planlama-yönetimi, backlink özel tasarım, Logo, Kurumsal kimlik oluşturma gibi bir çok şey sitenin yapılma süresini uzatır. Örneğin bir SEO yaptırmak istediğinizde aslında yukarıdaki her şeyi istemiş oluyorsunuz. Ve SEO en kısa süre olarak 6 ayda tamamlanıyor.
Peki 6 ay boyunca site kullanılmayacak mı? Tabiki kullanılacak site 1 hafta içinde kullanıma açılıyor. Sadece Google’da değerli bir konuma gelmesi, yani potansiyel müşterilerin sizi görebilmesi en az 6 ay sürüyor.
Yani kısacası düz bir sitenin tamamlanması en geç 7 gün sürer diyerek sorumuzu yanıtlamış olalım.
Sıkça Sorulan Sorular: Web sitem kaç günde hazır olur ?

İNSTAGRAM REKLAM FİYATLARI NEDİR?

İnstagram reklam fiyatları talepleriniz ve rekabetinize göre değişiklik gösterir. Bu sizin ne kadar rekabete gireceğiniz ve ne kadar kişiye gösterim yapacağınıza bağlı olarak değişir. İnstagramda reklam verirken belirleyeceğiniz tarihler yine bu fiyatı değiştirir. Yada süresiz yayınlamak gibi.
Mesela bir reklam oluşturup günlük 50 tl bütçe vererek ve süresiz yayınla diyerek reklamınızı oluşturdunuz. Bu reklam 50 tl günlük olarak her gün yayınlanacaksa aylık sizin reklam bütçeniz 1550 TL olur. Bunu aylık değilde sadece hafta sonları yayınlamak haftalık 100 TL harcamanızı sağlar. Tabi bunun yanı sıra verdiğiniz rakam karşılığında gösterim sayınızda düşü yada artış olabilir.
Google ads’de olduğu gibi Sosyal medya reklamlarında da gösterim başına ücret ve rekabet vardır. Doğru kitleyi seçmediğiniz taktirde belirlediğiniz rakamı harcarsınız fakat sitenize tıklama yada telefonunuza arama alamazsınız. Buda sizi zarar ettir.
Eğer instagram’da reklam vermek istiyor ve reklam konusunda tecrübesizseniz kendi başınıza vermemenizi bir uzman ile çalışmanızı tavsiye ederim.
İnstagram Reklamları sayfamızı inceleyerek daha fazla bilgi edinebilirsiniz.
Sıkça Sorulan Sorular: İnstagram Reklam Fiyatları nedir?

REKLAM VERMEK İÇİN NE YAPMALI?

Reklam vermeden önce karar vermeniz gerekiyor. Peki neye?
Tabiki reklamı nerede vereceğinize. Gogole Adwords’de mi? Yoksa sosyal medyada mı?
Buna karar verdikten sonra ise gerekli kaynaklara sahipmisiniz? Websiteniz varmı? Reklam vermeye müsait sayfalar var mı? Yada Sosyal medya hesap profillerimin durumu ne?
Reklam vermek kolay gözükebilir ama bir çok etken verdiğiniz reklamın kalitesiz olmasını sağlayabilir. Örneğin Adwords’de bir reklama çıktınız Ads’de ki anahtar kelimelerinizin web sitenizde olmaması kalite puanınızı düşürür. Ve kalite puanınızın düşmesi, rakiplerinizden daha fazla para harcayarak aynı yerde bulunmanızı sağlar. Öte yandan insanlar reklama tıkladıktan sonra açılan bir sitenin görünümüne açılma hızına bakarlar doğru sayfada olup olmamaları müşterilerinizin kararlarını değiştirir. Örneğin geç açılan bir site için potansiyel müşterileriniz beklemez zaman onlar için olduğu gibi hepimiz için önemlidir ve internette hızlı gezinebildiğimiz bir zamanda sitenizin yavaş açılmasına kim sabredebilir ki?
Yukarıda anlattığım bir kaç benzetme reklam vermeden önce düşünmeniz gerekenlerdi. Şimdi “Reklam vermek için ne yapmalı?” sorusuna gelelim..
Diyelim ki reklam vermek için hazırsınız. Ve kararlısınız.
Reklam vermek için bir uzman ile çalışmanız gerekiyor. Eğer bu konuda tecrübeniz yoksa büyük geri dönülmez hatalara sebebiyet verebilirsiniz. Reklamı kendiniz vermek istiyorsanız eğer, bununla ilgili makaleler okuyup videolar izlemeniz gerekiyor. Hatta kursa giderek bir sertifikasyon programına girmeniz gerekli bunu bir meslek haline getirmeniz gerekiyor.
Ve sonrasında da yapmakta olduğunuz hale hazırda ki işinizi bırakabilirsiniz artık reklam uzmanısınız. 🙂
İşin espirisi bir kenara insanlar reklam için bir uzman kiralamak yada bir ajans ile çalışmayarak reklamı küçümseyip bende yapabilirim diyor. Ve yapıyor’da fakat yapabildiği tek şey videolarda izlediği gibi bir reklam kampanyası oluşturmak. Fakat reklam bütçesi eksilirken müşterisi reklamdan gelmiyor.
Genel bir istatistiğe göre küçük işletmelerin %67 si önce reklamı kendi veriyor ve sonrasında bir ajans ile çalışmaya başlıyor.
Sıkça Sorulan Sorular: Reklam vermek için ne yapmalı?

NASIL İLK SAYFADA ÇIKABİLİRİM?

İlk sayfaya çıkabilmenizin bir den fazla yolu vardır. Sitenizin google’ın istediği gibi yayınlanması bunların en başında geliyor. Bu çok kapsamlı ve detaya giren bir konu. Örnek vermek gerekirse, İlk sayfaya çıkmanızı sağlayacak en önemli olay SEO’dur. SEO olan bir sitesi doğru seo yapılmasıyla birlikte zamanla ilk sayfaya çıkabilir.
Bir diğer yol ise Google Ads ile ilk sayfaya reklam olarak çıkabilirsiniz. Bu SEO’ya göre daha az zaman içinde 1 sayfaya çıkmanızı sağlar. Fakat reklam bütçenizin bitmesi ile 1 sayfada kalma sürenizde dolar.
Bu sebepten en iyi yol SEO ile 1 sayfaya çıkmaktır.
Dilerseniz aşağıda ki bağlantılara tıklayarak konuyla alakalı içeriklerimizi inceleyebilirsiniz.
Google’da Reklam Vermek İsteyenler için 10 İpucu Dijital Reklam Ajansı Nedir? Seo Anahtar Kelimeler Nedir?
Sıkça Sorulan Sorular: Nasıl İlk Sayfada Çıkabilirim?

WEB TASARIM NEDİR?

Web tasarımı, web sitesinin arama motorlarında erişilebilirliğini sağlayan, ana hatları ile kişi ve kurumları, ürün ve hizmetleri tanıtan grafik ve metinlerin bir araya geldiği kaliteli bir çalışmadır. Web tasarım nedir? denildiğinde kısaca kişi ve kurumların dijital ortamda görünen yüzü denilebilir.
Sıkça Sorulan Sorular: Web Tasarım Nedir?

GOOGLE ADWORDS NEDİR?

İnsanlar Google’a bir çok şey sorarlar.. Örneğin; Google Adwords nedir? yada Çengelköy’de Pizza gibi aramalar yaparlar. Bu kelimelere reklam verdiğinizde ise bu soruyu soran kullanıcının karşısına, reklamınız sayesinde sizin siteniz gösterilir. Anahtar kelimeler örnekti. Bunu kendi sektörünüz kendi hizmetlerinize göre değişen anahtar kelimeler ile kendinize göre ayarlayabilirsiniz. Örneğin bir rent a car hizmeti veriyorsanız ve üsküdar’da hizmet veriyorsanızı reklam Adwords’de reklam verirken “Üsküdar’da araç kiralama” anahtar kelimesini eklediğinizde google bu kelimeyi yazan üsküdarda araç kiralama arayan kullanıcılara reklamınız gösterilir.
Yani kısacası, Google Adwords, Google aramalarda ve haritalarda işletmenizin sunduğu ürün veya hizmetlerin kullanıcılara daha kolay ulaşabilmesini sağlayan bir internet reklamcılığı sistemdir.
Sıkça Sorulan Sorular: Google Adwords Nedir?

WEB TASARIM NEDEN ÖNEMLİDİR?

Web tasarım önemlidir. Çünkü düzgün ve kaliteli tasarlanmış bir web sitesi kullanıcıların gözünden bakıldığında zaman geçirmek için kayda değerdir. Ayrıca web tasarımı sadece kullanıcı açısından değil google içinde çok önemlidir. Sitenize puan verir ve index değerinizi hızlandırır. Doğru yapılmış bir tasarım ile hem masaüstü bilgisayarlarda hemde telefon, tablet gibi diğer mobil cihazlarda duyarlı çalışır.
Yani aslında web tasarım yaparak markanızı kullanıcılara ve Google kimlik olarak imaj olarak algılattırır.
Sıkça Sorulan Sorular: Web Tasarım Neden Önemlidir?

RESPONSİVE TASARIM NEDİR?

Responsive duyarlı anlamına gelmektedir. Yani kısacası web sayfanızın bilgisayarlardaki görüntüsünün bozulmadan tablet, telefon gibi mobil cihazlarda da aynı kalitede ufaltılmış duyarlı halidir.
Sıkça Sorulan Sorular: Responsive Tasarım Nedir?

SEO'NUN FAYDALARI NELERDİR?

Aslında bu soru çok genel ve uzun cevaplara dayanıyor. Fakat kısaca anlatmak gerekirse Seo 7/24 ücretsiz reklam vermek gibidir.
Google ads ile reklam vererek 1. sayfa da yer alabilirsiniz. Ama bunun için ödeme yapmanız gerekmektedir.
Fakat SEO ile hazırlanmış veb sitesi çalışma yaptığınız anahtar kelimelerde Google’da 1. sayfada ücretsiz ve kesintisiz olarak gösterilirsiniz.
Tabi SEO uzun vadede devamlılık gerektiren bir yoldur. Minimum 6 ay seo çalışması ile belirlenen çalışılmış kelimelerde yükselirsiniz.
Sıkça Sorulan Sorular: SEO’nun faydaları nelerdir?

SOSYAL MEDYA YÖNETİMİ NEDİR?

Sosyal medya yönetimi; Dijital ortamda sayfa ve hesapların kullanılırken bunun nasıl olması gerektiğini, nasıl yollar izleneceğini, herhangi bir durum karşısında hangi yöntemlere başvurulacağını, marka tanıtım ve yönetimlerinin nasıl olması gerektiğini ve tüm bunların düzenli ve uyumlu bir şekilde yönetilmesine verilen addır. Sosyal medyanın günümüzde sahip olduğu yer çok güçlüdür.
Hedef kitle belirleme sosyal medya yönetimin en önemli noktalarındandır. Yaş aralığı, cinsiyet, ilgi alanları belirlenen kitlenin bilinmesi gereken unsurlarındandır. Hedef kitlenin ilgisini çekmek adına anket yapılabilir. Ve hatta özel günlerde verilen hediyelerle birçok kişi çekilebilir.
Sıkça Sorulan Sorular: Sosyal Medya Yönetimi Nedir?

MOBİL SEO NEDİR?

Mobil SEO sitenizin iç seo ayarlarını yapmanız gibi mobilede de etki edeceğini bilmelisiniz.
Eğer web sitenizi zaten arama motorları için optimize ettiyseniz, mobil SEO çalışmaları için çok da yorulmayacaksınız diyebiliriz.
Bir mobil sitenin dizaynı, kullanıcılar ve arama motoru botları için çok önemlidir. Mobil dizayn ile ilgili yapılması gerekenler:

Responsive Tasarım mı, Ayrı Mobil Site mi?

Web siteniz Mobil uyumlu değilse, vermeniz gereken en önemli karar: Mobil sitenizin; responsive mi, dinamik mi yoksa ayrı mobil site mi olacağıdır.
Sıkça Sorulan Sorular: Mobil SEO Nedir?

ORGANİK ARAMA NEDİR?

Sitenize SEO uyguladığınızda reklam vermeden google aramalarda potansiyel müşterileriniz tarafından bulunmanızı sağlayan aramaya verilen isim Organik Aramadır.
Organik aramalarda yani reklamsız ücretsiz googleda arandığınızda bulunabilmeniz SEO ile mümkündür.
Sıkça Sorulan Sorular: Organik Arama Nedir?

GOOGLE REKLAMLARI İÇİN ANAHTAR KELİME NEDİR?

Google reklamları için anahtar kelimeler sektörel olarak değişir. Her sektör için farklı anahtar kelimeler kullanılır. Örneğin bir ayakkabı satıcısının anahtar kelimeleri ile araba kiralama firmasının anahtar kelimeleri ortak değildir. Sektöre göre değişiklik göstermektedir.
Anahtar kelimelerinizi ayarlarken bu kelimeleri reklamlarda kullanmadan önce sitenizde de yer aldığına dikkat edin.
Sıkça Sorulan Sorular: Google reklamları için anahtar kelime nedir?

NEDEN İNSTAGRAM REKLAMLARI?

İnstagram reklamları google reklamları (Google Ads) farkı tamamen sizin yaptığınız işe bağlıdır. İnstagramda ki kullanıcı kitlesi sizin potansiyel müşteriniz olabilir. Yada Google aramalarda ki. Bu tamamen sizin verdiğiniz hizmetle ilgilidir.
Örneğin; Sizin kitleniz gençlerden oluşan ve sadece erkekleri baz alabileceğiniz bir kitle var. Ve bu kitleye Yüzme etkinliği yapıyorsunuz. Bunu adwords’de yapmanız daha zor ve uğraş gerektirir. Fakat instagram üzerinden bu genç kitleye görseller ile yada video ile bir reklam paylaşarak daha kısa ve net bir şekilde ulaşabilirsiniz.
Fakat dediğim gibi bu kitleye adwords’de de ulaşabilirsiniz. Bu tercih meselesidir. Fakat bazı durumlarda adwords bazen instagram ve hatta bazen kitlenizin facebook’da olduğunu görebilirsiniz.
Sıkça Sorulan Sorular: Neden İnstagram Reklamları?

FACEBOOK REKLAM MODELLERİ

Facebook size reklam verme amacınıza uygun modeller sunar. Bu reklam modelleri temelde şöyledir;
1) İnternet Sitesi Tıklamaları
2) İnternet Sitesi Dönüşümlerini Artırma
3) Sayfa Tanıtımını Yapma
4) Gönderileri Öne Çıkarma
5) Uygulama Yüklenmesini Sağlama
6) Uygulama Etkileşimini Artırma
7) İşletmenizin Yakınındaki Kişilere Erişme
8) Etkinlik Katılımını Artırma
9) İnsanların Teklifinizi Almasını Sağlama
10) Video görüntülemeleri
Sıkça Sorulan Sorular: Facebook Reklam Modelleri

FACEBOOK REKLAMLARI ETKİLİ Mİ?

Bu soruyu yanıtlamadan önce Facebook’un kullanım oranlarına dair kısa bir bilgi verelim. Facebook, son rapora göre toplamda aylık 2,13 milyar kullanıcıya sahip. 7,6 milyar olan dünya nüfusu göz önünde bulundurulduğunda her 3-4 kişiden birinin aktif olarak Facebook kullandığını söyleyebiliriz. Üstelik Facebook’ta hemen hemen her kesimden kullanıcı bulunuyor. Her yaştan, cinsiyetten ve meslekten kullanıcının yer aldığı Facebook’ta bu kadar çok kullanıcının olması da markaları bu kanaldan reklam yayınlamaya yönlendirdi.
Öncelikle yeni kurulan bir markanız varsa veya Facebook’ta yeni bir sayfa açtıysanız reklam çalışması oluşturmalısınız. Çünkü Facebook’un algoritması değişti. Yeni algoritmaya göre Haber Kaynağı’nda yani ana sayfada kişisel Facebook hesaplarının paylaşımları yer alacak. Bu sebeple markaların işletme sayfalarında gönderi paylaşmaları yeterli değil. Kendilerini ön plana çıkarabilmek, kullanıcıların görmesini sağlamak için reklam yayınlamak şart. Üstelik yeni kurulan bir Facebook hesabı için sayfa beğeni reklamı açılmalıdır. Mevcut takipçisi olmayan veya az olan işletme sayfalarının etkili olabilmesi de oldukça zor.
Daha fazla bilgi edinmek için Facebook Özel Kitleler Nasıl Ayarlanır? isimli yazımızı da okumanızı tavsiye ederiz.
Sıkça Sorulan Sorular: Facebook Reklamları Etkili mi?
Biajans Reklam Ajansı olarak güçlü ve deneyimli bir ekibe sahip dijital reklam ajansıyız. Reklam hesaplarının yönetimi dışında Google Ads, SEO, Web Tasarım, Video Prodüksiyon, İnstagram Reklamları, Facebook Reklamları ve Youtube Reklamları için de bize ulaşabilirsiniz. Sitenizi ücretsiz olarak analiz etmek için bize bilgilerinizi bırakın.
Daha fazla bilgi için; https://biajans.net/sikca-sorulan-sorula
Daha fazla sormak istediğiniz soru varsa

Bizimle Konuşmaktan Çekinmeyin

Tek seferlik Ads Kampanyası oluşturmak mı istiyorsun? Yoksa reklam hesabının aylık yönetilmesini mi? Eğer hala karar veremediysen bizimle iletişime geç birlikte karar verelim.
Bunlardan birine ihtiyacın olabilir; Web Tasarım, SEO, Sosyal medya reklamları veya Logo tasarımı. Aşağıdaki E-posta hesabına mail atabilir yada direk arayabilirsin.
Email [[email protected]](mailto:[email protected])
Call Now! +90 530 460 6357
submitted by biajansnet to u/biajansnet [link] [comments]


2020.07.30 19:01 karanotlar Çerkesler’in Atatürk’le Münasebeti Üzerine

Murat Özden
Doğduğum yer olan Gönen’in Balcı köyüne ilkokul açıldığında 3,5-4 yaş arası bir yerdeydim. 1958 - 1959 öğretim yılı öyle bir yerlere tekabül ediyor. Okulun ilk açıldığı günü bugünkü gibi net hatırlıyorum. Biraz yaşları gecikmiş olarak ilkokula başlayan ağabeyim ve ablamla birlikte ben de okula gideceğim diye tutturmuş, kıyameti kopartmıştım. Ama "Sen küçüksün, daha okula gidemezsin" itirazlarına çok gücenmiştim.
Ağabeyimle ablamın okulda o gün ne yaptıklarını çok merak etmiştim. Ağabeyim okuldan gelir gelmez babama dönmüş, "Hepimizin anası, hepimizin babası, büyük kurtarıcı, ulu önder kimdir?" diye sormuştu. Babam önce soruyu anlamamış, sonra işi toparlamış ve "Neşujur ari - Körü diyorsun" demişti. Benim Atatürk ismiyle birlikte duyduğum ünvanı "Neşu - Kör" olmuştu. İnönü’nün ise evimizdeki ve tüm Çerkes evlerindeki ünvanı ise "Degu-Sağır" idi.
Okulun açıldığı ilk gün, öğretmen sınıfa çerçevelenmiş bir resimle girmiş ve "Bu resimdeki kişiyi kim tanıyor?" diye sormuştu. Ama o gün sınıfta bulunan çocukların hiçbiri resmini ilk defa gördükleri bu adamı tanımamıştı. O gün öğretmen gün boyunca Atatürk'ün ne büyük bir kahraman olduğunu anlatmış ve küçücük çocukların kafalarına adeta onu çakmıştı.
Peki bizim evimizde ve tüm Çerkes köylerindeki evlerde Atatürk’e Neşu, İnönü’ye de neden Degu deniyordu?
Çünkü, Atatürk'ün yaratmak istediği tek tipçi ırkçı ulus sistemi Çerkesler’in mantalitesine ters geliyor, desteklemiyorlardı. Bu nedenle Çerkesler’in yok edilmeleri için ne yapılması gerekiyorsa yapılıyordu. Uğradıkları bu insanlık dışı baskı ve zulümlerden dolayı Atatürk ve İnönü bu lakaplarla anılıyordu.
Türkiye'de uygulanan dil yasakları Çerkeslerle birlikte Kürt, Laz, Pomak, Arnavut, Yahudi, Ermeni, Rum, Çingene, Arap, tüm halkları asimile etmeyi amaçlıyordu. Şapka kanunu ile kılık kıyafet kanunu her türlü etnik belirtiyi yok ederek asimilasyona hizmet ediyordu.
Gönen - Manyas Çerkesleri sürgüne tabi tutuluyor, 1923 yılının Mayıs ve Haziran aylarında, daha Cumhuriyet ilan edilmeden ilk imha operasyonu Çerkesler’e karşı uygulanıyordu. Yapılan bu operasyonlarla Çerkesler sindirilip, devletin yanına çekiliyordu.
Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtlere karşı uygulanan inkar, imha ve asimilasyon politikaları sonuç vermemiş, Kürt meselesi, Türkiye'nin önündeki çözülmesi gereken en büyük sorun olarak durmaktadır.
1932 yılında, Trakya Yahudileri’nin yok edilmesi, 1942 yılında çıkarılan varlık vergisi kanunu ile tüm Müslüman olmayan etnik toplulukların mal varlıklarına el konularak çalışma kamplarına sürülmeleri ve ülkeyi terk etmeye zorlanmaları uygulanan asimilasyon politikalarının bir parçasıydı.
Kemalizmin dindar kesimlerle de büyük sorunları olmuştur. Aydınlanma çağını yaşamamış, dinde reform gerçekleştirmeyi bir ihtiyaç olarak görmeyen bir topluma tepeden inmeci yeni bir din anlayışı dayatmaya kalkılması tepkilere yol açmıştır. Bugün dindar kesimlerde, Kemalizme ve Atatürkçülüğe içten içe bazen de açıktan açığa kin ve nefret dalgasının nedenlerini bu tepeden inmecilikte aramak gerekmektedir.
Sol kesimlere karşı da çok acımasız operasyonlar yapan Kemalist devletle solcuların ilişkisini anlatmak başlı başına ayrı bir yazı konusudur. TKP, Dev-Genç, THKO gibi çizgiler, Kemalizmle uzlaşırken; Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve İbrahim Kaypakkaya dışında Kemalizm’e doğru düzgün eleştiri getirebilen sol bir düşünce akımı da olamamıştır. Türkiye solunun en büyük hatası Kemalizmi anti emperyalist ve sol olarak nitelemesidir. Oysa Kemalizm, döneminde İtalyan faşizmini kendine örnek olarak almış bir uygulamalar bütünüdür.
Türkiye Halklarına karşı her türlü işkence ve eziyet üzerine kurulmuş olan Kemalist rejimi savunanlar "Mustafa Kemal bu yapılanları yapmak zorundaydı” diyerek uygulanan işkence ve asimilasyon yöntemlerini savunmaktadırlar. Türkiye cumhuriyeti ile aynı dönemde hayata geçmiş olan Sovyetler Birliği’nde "Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı" ilkesi çerçevesinde her halkın kendi anadilinde eğitim yapması savunulmuş ve desteklenmiştir. Bu sayede, anavatanımızda büyük bir Çerkes edebiyatı doğarken ve gelişirken, Türkiye'de Kemalist rejimin uygulamalarından ötürü, değil yazılı bir edebiyat ürünü, Çerkes dili ve kültürü hızla yok olma noktasına gelmiştir.
Onun için, Çerkesler de Kkemalist rejime karşı, Çerkeslerin haklarıyla birlikte tüm Türkiye halklarının haklarını savunmak için demokratik bir Türkiye'den yana olmak zorundadırlar.
Atatürk, sadece Türklerin atası olmayı seçmiştir. Çerkeslerin, Kürtlerin, Lazların, Arapların, Pomakların, Ermenilerin atası olmayı tercih etmemiştir. Tam tersine, Türkler dışındaki tüm etnik halkları yok etmek isteyen ırkçı bir rejim yaratmıştır. Bu rejimi yaratan kişi Çerkeslerin atası olmayı hak etmemiştir.
Atatürk paylaşımları yapan Çerkesler, maalesef bu gerçeklerin farkında değiller. Onlara, gerçeklerin anlatılarak rehabilite edilmeleri gerektiğini bilmek beni gerçekten üzüyor.
Çerkes kalma mücadelesi veren Çerkesler “dayatılmış ataları” ata olarak kabul etmezler. Övüneceklerse, pek ala övünebilecekleri kendi ataları var.
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.07.18 10:59 hero_maras Nezerathanede bi gece yattım

Nezarethanede bi gece yattım
Herkese günaydın arkadaşlar bugün hayatımdaki ilk kimlik sorgusunda neden bir gece nezarethanede yattığımı anlatıcam. Peşin peşin yazım hataları için özür diliyorum elimden geldiğince düzgün yazmaya çalışıyorum.
Neyse amk o zamanlar normalde her gün işten çıkıp arkadaşla internet kafeye gidip The forest diye bi oyun var hayatta kalma tarzı bilen bilir birlikte onu oynardık işte bi akşam iş çıkışı dediki siktir et kafeyi gel avmde yemek yiyek bide kahve içeriz ordan evlere dağılırız tamam dedim. Gittik avmye pizza aldık yedik buralarda anormal bişey yok geçiyorum kahve içmeye gittik ordan neydi amına koyim yaban meyveli mi yaban mersinli mi bi kahve varmış kanka çok güzel ondan içek dedi tamam dedim kahveler geldi amına koyim içiyorum lan bu normal türk kahvesi amk diyorum çocukta diyor yok lan tadı çok güzel diyo siktir git al şundan çek bi fırt dedim çekti buda aynı işte senin ağzının tadı yok diyor hay sıçayım dedim o kadar para verdik düz türk kahvesi içiyoz biraz sohbet muhabbet kahvelerde bitti. Çıktık ordan yürüyoruz bizi 2 tane bekçi çevirdi amına koyim benim elim yüzüm düzgün bana bakmazlar bile normalde de yanımdaki arkadaş saçlar sakallar almış başını gitmiş kulaktada küpe var takması sorun değilde göze batıyor işte amk bunun yüzünden çevirdiler bizi kimlik sorgulaması yapıcaz dediler eyvallah dedik. Verdik kimlikleri bakıyolar lavuk bakarken kafayı kaldırıp yanındakine döndü 72 kırmızı mı ne bişey dedi beni işaret etti amına koyim hemen benim kollarıma girdiler noluyo amına koyim diyorum bekçi diyorki sen aranıyorsun bilader ne aranması amk işten çıktım evime gidiyorum napmışım diyorum mahkemen varmış ifade vermeye gelmemişsin diyor ne mahkemesi mahkemem falan yok olsa eve kağıt mağıt gönderirler haberim olurdu illaki diyorum görmemişsin demekki e devletten kontrol et diyor lan niye kontrol ediyim bi insan evinde oturduğu yerden lan benim mahkemem varmı acaba diye bakarmı diyorum bide şeymiş polise direnmeden yargılanıyormuşum ona gidip ifade vermemişim orda sordu daha önce hiç böyle bi olaya karıştınmı diye yok ne polisi ne olayı derken aklıma geldi 17-18 yaşında bi fabrikada çalışıyordum hadımköyde greif diye bi firma. Yıllar önce belki bilen vardır bu firmada bi grev yapıldı 2-3 ay sürdü. Bende o grev yapanların içindeydim en son polis zoruyla çıkarttılar bizi fabrikadan o tüm süre boyunca fabrikadan çıkmamıştık sadece giyinme yıkanma falan için çıkıp geri geliyorduk o kadar (Belki bi ara onuda anlatırım). Bu geldi aklıma ordan sana dava açılmış o zaman dedi başka bi vukuatın yoksa falan dedi bi yandan kelepçe takıyolar. Bari dedim insanlar görmesin amına koyim duvara sırtımı döndüm bekliyorum araç gelcekmiş beni alacakmış bekliyoz öyle 10-15 dakika bekledik mal mal o sırada ben sağı solu arattırıyorum bu gece gelemicem mesaim var falan diye sallıyorum millete iş yerini arıyorum söylüyorum böyle böyle bi durum var gelemicem diye. Ben bunları hallettikten sonra polis aracı geldi bindirdiler beni arkadaşta tabi yanımda hala soruyo hangi karakola götürceksiniz diye öğrenip oda gelicek. Beni önce hastaneye götürdüler bi darp edildi mi falan diye soruyo doktor ama insanların içinden içinden götürüyor şerefsizler millet ters ters bakıyor amk görende sanacak ki teröristim. Ordanda çıktık karakola götürdüler direk bekleme odasına aldılar kelepçeyi çıkartıp odada bi adam var çam yarması gibi bişey oturuyo selamın aleyküm aleyküm selam falan konuşuyoz öyle sordu noldu diye anlattım işte sen niye geldin abi dedim salak amk gitmiş sağlık bakanlığını aramış milleti tehdit etmiş küfür etmiş falan ondan almışlar bunu evinden adam eşofmanla terlikle gelmiş öyle oturuyo ilacım var içemedim evde kaldı iyi değilim falan diyor. Biz öyle konuşurken polis geldi bana ceplerinde ne varsa çıkar dedi nezarethaneye gidiceksin eşyalarını da biz dolaba koycaz yarın sabah ifade vermeye götürecekler seni asayişten gelip mi ne bişeyler dedi orda eşyalarını alırsın ifade verdikten sonra da serbest bırakırlar zaten dedi. Çıkardım verdim eşyaları değerli olanları not alıyolar işte telefon falan kemeride aldılar pantolon götümden düşüp duruyor diyorum olmaz diyorlar kendimi asacam bi gece için sanki bu arada ayakkabı bağcıklarını her zaman almıyolarmış onuda fark ettim. 40-45 yaşları civarında bi adam beni nezarethaneye götürüyor 2 kat yerin altına indik noluyo amk diyorum kendi kendime. Geldik böyle demir parmaklıklar var kapıda o sırada kafamın içinde now playing düştüm mapus damlarına yazısı geçiyor. Girdik işte ayrı ayrı bölmüşler hepsini nezarethanelerin. Birinde 6-7 kişi var içerde gırgır şamata muhabbet koyu bizim polis bağırıyor lan bi susun amına koyim çok sesiniz çıkıyor diye bana da diyorki bunların yanına seni koyarsam bunlar seni siker falan aha dedim gitti bizim göt. Bi sonrakine baktı içerde zenciler var hepsi uyuşturucudan alınmış bob marley gibi dolanıyolar burasıda olmaz dedi üçüncüye gittik bi tane kamil yatıyo içerde başka kimse yok baktı bu zaten uyur sabaha kadar sende geç uyu işte yapacak başka bişey yok dedi girdim içerde battaniyeler var 5-6 tane 2 tanesini yastık yaptım 2 tanesiyle de üzerimi örttüm uyumaya çalışıyorum baktım o adam benim adımı bağırıyor işte BeetHoven burdamısın diye benim dedim arkadaş gitmiş kokoreç yaptırmış bi ekmek onu bi meyve suyu almış bide kocaman su almış bana içerde acıkırsam yerim içerim diye nezaretçi onları getirdi verdi ekmeğin yarısını yedim meyve suyunu açtım içicem ağzıma kola tadı geldi amk baktım içine kola doldurmuş bi bok anlamadım içtim öyle falan o sırada yanımdaki çocuk uyandı genç bişeydi abi suyundan içebilirmiyim biraz boğazım kurudu dedi al kardeşim iç dedim 2 yudum aldı sağol abi dedi bıraktı. Başladık muhabbete anlattım işte olayı bu da salak amk birisine tcsini vermiş bunun adına 3 ayrı şehirden dolandırılıcık dosyası açmış biri bunun adıyla milleti dolandırıyorlarmış çocuk abi ben hayatım boyunca istanbuldan adımımı atmadım dışarı diyo ama kayseride dolandırıcılık yapmışım uşakta dolandırıcılık yapmışım diyo hay amk ne biçim insanlar var diyorum çocuk normalde şeydi bu kafelerde kahvelere böyle köpükten şekil veriyolar falan onla uğraşıyormuş kendi babasının dükkanında çokta güzel yaparım abi bi gün gel diyo amk nezarette muhabbete bak kendi gelmiş bu karakola ne olduğunu anlamamış kontrol ettirmek için bunuda öyle almışlar. Biraz daha konuştuk ettik uyuduk sonra sabah oldu bu çocuğu gelip götürdüler ifadesini almaya bende bekliyorum tek başıma kaldım mal mal oturuyorum böyle 1 saat falan oturdum galiba hiç bi bok yapmadan benide almaya geldiler Gaziosmanpaşa adliyesine götürceklermiş ifade vermeye ama sivil polis geldi bana dalacak nerdeyse ne direniyosun lan sen polise ne zorun var polisle amk diyip üzerime yürüyo. Çabuk eşyalarını verin acelem var dedi eşyalarımı aldı bindirdi beni arabaya yine elimde kelepçeler tabi amk kucağıma da benim eşyaların olduğu poşeti attı arka koltukta öyle bekliyorum bunla bi arkadaşı daha geldi yanımada bi kadın koydular kucağında bebeği var bu da aynı nezarethanedeymiş kadınların yeri ayrı diye hiç görmedim ben bunu bindik öyle gidiyoruz polisler soruyo işte abla senin ne işin var burda bebekle almazlar seni hapise bak boşa götürüyorsun onu yanında diyolar kadın 7 aylık hamileyim ben elimde ultrason raporumda var dedi öyle olunca hapisr alamıyolarmış galiba. Bu kadın adınada kocası dükkan açmış yıllarca vergi ödememiş kocası vefat etmiş sonra vergi borcunu ödemiyor diye bunuda almışlar ama yıllar önce olmuş bu olay. Bu arada bi suçtan aranıyorsanız yakalanmadığınız her yıl alacağınız ceza 2 ay azalıyormuş o karınında işte normalde ne kadar bilmiyorumda 2-3 ay bi cezası kalmış ama kucağında bi bebek bide hamile bu kadın kocasının vergi ödemediğinden haberi bile yok öyle almışlar bana soruyo sen nerde polise direndin delikanlı diyo öbür ilk gelen lavukta ters ters bana bakıyor bende anlattım grev falan adamda diyor senin bi suçun yokki bende diyorum işte kelepçeyede gerek yokki diyorum prosedür öyle diyo sokayım prosedürüne dedim. Kıraç karakolundan canan diye bi kadın daha alacaklarmış onuda adam diyorki arkadaşına canan çingeneymiş galiba rahat durmazsa arkadan kelepçele öyle bindir arabaya diye bekliyoruz giden adamın yanında bi adam daha var elinde kelepçe arabayı süren diyorki canan nerde herif dediki ben canan hasktir olduk adamla aynı anda buda bindi yanıma. 3 kişi arkada şıkış tıkış gidiyoruz bu da çalıntı mal satın aldığı için ifade verecekmiş satanın bi suçu yok demekki alanın suçu var enteresandır memlekette kimsenin de suçu yok zaten anlattıklarımın hepsi işinde gücünde insanlar galiba yada hepsi bana denk geldi bilmiyorum. Gittik ilk beni götürdüler adliyeye kat kat çıkıyoruz işte savcının olduğu yere geldik evrak falan dolduruyor bu bana dedi şuraya otur bi yere kaybolma teröristtim ya zaten ben kaçıcam. 2 dakika sonra geldi yanıma bak insan içindeyiz sende zor durumda kalma kelepçeleri çıkarcam eşyalarını falan koy ceplerine ama çaktırma diyor lan zaten 1000 tane insanın içinden geçtim o halde zor durummu kaldı kafam eğik gidiyorum artık dedim... içimden tabi. Tamam abi dedim çıkardı kelepçeleri eşyalarımı dolduruyorum ceplerime tarihi eser bi naneli sakız vardı onuda polise uzattım aldı çiğnedi sigaradan kokmayak diyor bide. Beni ifade vermem için çağırmışlar o sırada polis götürdü beni ifade veriyorum işte soruyo kadın bana neden ordaydın niye grev yaptınız hiçbişeye zarar verdin mi veya vereni gördünmü sizi kim örgütledi bu şekilde ne kadar süre durdun başından beri ordamıydın falan bi kamyon soru sordu ondan sonra imza falan attım çıktım polis bana diyorki seni bırakırdım ama ters tarafta işim var he abi he tamam dedim son paramla gaziosmanpaşadan eve bile dönmedim direk işe gittim çalışmaya devam ettim.
Buda böyle bi anıdır.
submitted by hero_maras to kopyamakarna [link] [comments]


2020.07.18 07:04 BeetHovenV Nezarethanede bi gece yattım

Herkese günaydın arkadaşlar bugün hayatımdaki ilk kimlik sorgusunda neden bir gece nezarethanede yattığımı anlatıcam. Peşin peşin yazım hataları için özür diliyorum elimden geldiğince düzgün yazmaya çalışıyorum.
Neyse amk o zamanlar normalde her gün işten çıkıp arkadaşla internet kafeye gidip The forest diye bi oyun var hayatta kalma tarzı bilen bilir birlikte onu oynardık işte bi akşam iş çıkışı dediki siktir et kafeyi gel avmde yemek yiyek bide kahve içeriz ordan evlere dağılırız tamam dedim. Gittik avmye pizza aldık yedik buralarda anormal bişey yok geçiyorum kahve içmeye gittik ordan neydi amına koyim yaban meyveli mi yaban mersinli mi bi kahve varmış kanka çok güzel ondan içek dedi tamam dedim kahveler geldi amına koyim içiyorum lan bu normal türk kahvesi amk diyorum çocukta diyor yok lan tadı çok güzel diyo siktir git al şundan çek bi fırt dedim çekti buda aynı işte senin ağzının tadı yok diyor hay sıçayım dedim o kadar para verdik düz türk kahvesi içiyoz biraz sohbet muhabbet kahvelerde bitti. Çıktık ordan yürüyoruz bizi 2 tane bekçi çevirdi amına koyim benim elim yüzüm düzgün bana bakmazlar bile normalde de yanımdaki arkadaş saçlar sakallar almış başını gitmiş kulaktada küpe var takması sorun değilde göze batıyor işte amk bunun yüzünden çevirdiler bizi kimlik sorgulaması yapıcaz dediler eyvallah dedik. Verdik kimlikleri bakıyolar lavuk bakarken kafayı kaldırıp yanındakine döndü 72 kırmızı mı ne bişey dedi beni işaret etti amına koyim hemen benim kollarıma girdiler noluyo amına koyim diyorum bekçi diyorki sen aranıyorsun bilader ne aranması amk işten çıktım evime gidiyorum napmışım diyorum mahkemen varmış ifade vermeye gelmemişsin diyor ne mahkemesi mahkemem falan yok olsa eve kağıt mağıt gönderirler haberim olurdu illaki diyorum görmemişsin demekki e devletten kontrol et diyor lan niye kontrol ediyim bi insan evinde oturduğu yerden lan benim mahkemem varmı acaba diye bakarmı diyorum bide şeymiş polise direnmeden yargılanıyormuşum ona gidip ifade vermemişim orda sordu daha önce hiç böyle bi olaya karıştınmı diye yok ne polisi ne olayı derken aklıma geldi 17-18 yaşında bi fabrikada çalışıyordum hadımköyde greif diye bi firma. Yıllar önce belki bilen vardır bu firmada bi grev yapıldı 2-3 ay sürdü. Bende o grev yapanların içindeydim en son polis zoruyla çıkarttılar bizi fabrikadan o tüm süre boyunca fabrikadan çıkmamıştık sadece giyinme yıkanma falan için çıkıp geri geliyorduk o kadar (Belki bi ara onuda anlatırım). Bu geldi aklıma ordan sana dava açılmış o zaman dedi başka bi vukuatın yoksa falan dedi bi yandan kelepçe takıyolar. Bari dedim insanlar görmesin amına koyim duvara sırtımı döndüm bekliyorum araç gelcekmiş beni alacakmış bekliyoz öyle 10-15 dakika bekledik mal mal o sırada ben sağı solu arattırıyorum bu gece gelemicem mesaim var falan diye sallıyorum millete iş yerini arıyorum söylüyorum böyle böyle bi durum var gelemicem diye. Ben bunları hallettikten sonra polis aracı geldi bindirdiler beni arkadaşta tabi yanımda hala soruyo hangi karakola götürceksiniz diye öğrenip oda gelicek. Beni önce hastaneye götürdüler bi darp edildi mi falan diye soruyo doktor ama insanların içinden içinden götürüyor şerefsizler millet ters ters bakıyor amk görende sanacak ki teröristim. Ordanda çıktık karakola götürdüler direk bekleme odasına aldılar kelepçeyi çıkartıp odada bi adam var çam yarması gibi bişey oturuyo selamın aleyküm aleyküm selam falan konuşuyoz öyle sordu noldu diye anlattım işte sen niye geldin abi dedim salak amk gitmiş sağlık bakanlığını aramış milleti tehdit etmiş küfür etmiş falan ondan almışlar bunu evinden adam eşofmanla terlikle gelmiş öyle oturuyo ilacım var içemedim evde kaldı iyi değilim falan diyor. Biz öyle konuşurken polis geldi bana ceplerinde ne varsa çıkar dedi nezarethaneye gidiceksin eşyalarını da biz dolaba koycaz yarın sabah ifade vermeye götürecekler seni asayişten gelip mi ne bişeyler dedi orda eşyalarını alırsın ifade verdikten sonra da serbest bırakırlar zaten dedi. Çıkardım verdim eşyaları değerli olanları not alıyolar işte telefon falan kemeride aldılar pantolon götümden düşüp duruyor diyorum olmaz diyorlar kendimi asacam bi gece için sanki bu arada ayakkabı bağcıklarını her zaman almıyolarmış onuda fark ettim. 40-45 yaşları civarında bi adam beni nezarethaneye götürüyor 2 kat yerin altına indik noluyo amk diyorum kendi kendime. Geldik böyle demir parmaklıklar var kapıda o sırada kafamın içinde now playing düştüm mapus damlarına yazısı geçiyor. Girdik işte ayrı ayrı bölmüşler hepsini nezarethanelerin. Birinde 6-7 kişi var içerde gırgır şamata muhabbet koyu bizim polis bağırıyor lan bi susun amına koyim çok sesiniz çıkıyor diye bana da diyorki bunların yanına seni koyarsam bunlar seni siker falan aha dedim gitti bizim göt. Bi sonrakine baktı içerde zenciler var hepsi uyuşturucudan alınmış bob marley gibi dolanıyolar burasıda olmaz dedi üçüncüye gittik bi tane kamil yatıyo içerde başka kimse yok baktı bu zaten uyur sabaha kadar sende geç uyu işte yapacak başka bişey yok dedi girdim içerde battaniyeler var 5-6 tane 2 tanesini yastık yaptım 2 tanesiyle de üzerimi örttüm uyumaya çalışıyorum baktım o adam benim adımı bağırıyor işte BeetHoven burdamısın diye benim dedim arkadaş gitmiş kokoreç yaptırmış bi ekmek onu bi meyve suyu almış bide kocaman su almış bana içerde acıkırsam yerim içerim diye nezaretçi onları getirdi verdi ekmeğin yarısını yedim meyve suyunu açtım içicem ağzıma kola tadı geldi amk baktım içine kola doldurmuş bi bok anlamadım içtim öyle falan o sırada yanımdaki çocuk uyandı genç bişeydi abi suyundan içebilirmiyim biraz boğazım kurudu dedi al kardeşim iç dedim 2 yudum aldı sağol abi dedi bıraktı. Başladık muhabbete anlattım işte olayı bu da salak amk birisine tcsini vermiş bunun adına 3 ayrı şehirden dolandırılıcık dosyası açmış biri bunun adıyla milleti dolandırıyorlarmış çocuk abi ben hayatım boyunca istanbuldan adımımı atmadım dışarı diyo ama kayseride dolandırıcılık yapmışım uşakta dolandırıcılık yapmışım diyo hay amk ne biçim insanlar var diyorum çocuk normalde şeydi bu kafelerde kahvelere böyle köpükten şekil veriyolar falan onla uğraşıyormuş kendi babasının dükkanında çokta güzel yaparım abi bi gün gel diyo amk nezarette muhabbete bak kendi gelmiş bu karakola ne olduğunu anlamamış kontrol ettirmek için bunuda öyle almışlar. Biraz daha konuştuk ettik uyuduk sonra sabah oldu bu çocuğu gelip götürdüler ifadesini almaya bende bekliyorum tek başıma kaldım mal mal oturuyorum böyle 1 saat falan oturdum galiba hiç bi bok yapmadan benide almaya geldiler Gaziosmanpaşa adliyesine götürceklermiş ifade vermeye ama sivil polis geldi bana dalacak nerdeyse ne direniyosun lan sen polise ne zorun var polisle amk diyip üzerime yürüyo. Çabuk eşyalarını verin acelem var dedi eşyalarımı aldı bindirdi beni arabaya yine elimde kelepçeler tabi amk kucağıma da benim eşyaların olduğu poşeti attı arka koltukta öyle bekliyorum bunla bi arkadaşı daha geldi yanımada bi kadın koydular kucağında bebeği var bu da aynı nezarethanedeymiş kadınların yeri ayrı diye hiç görmedim ben bunu bindik öyle gidiyoruz polisler soruyo işte abla senin ne işin var burda bebekle almazlar seni hapise bak boşa götürüyorsun onu yanında diyolar kadın 7 aylık hamileyim ben elimde ultrason raporumda var dedi öyle olunca hapisr alamıyolarmış galiba. Bu kadın adınada kocası dükkan açmış yıllarca vergi ödememiş kocası vefat etmiş sonra vergi borcunu ödemiyor diye bunuda almışlar ama yıllar önce olmuş bu olay. Bu arada bi suçtan aranıyorsanız yakalanmadığınız her yıl alacağınız ceza 2 ay azalıyormuş o karınında işte normalde ne kadar bilmiyorumda 2-3 ay bi cezası kalmış ama kucağında bi bebek bide hamile bu kadın kocasının vergi ödemediğinden haberi bile yok öyle almışlar bana soruyo sen nerde polise direndin delikanlı diyo öbür ilk gelen lavukta ters ters bana bakıyor bende anlattım grev falan adamda diyor senin bi suçun yokki bende diyorum işte kelepçeyede gerek yokki diyorum prosedür öyle diyo sokayım prosedürüne dedim. Kıraç karakolundan canan diye bi kadın daha alacaklarmış onuda adam diyorki arkadaşına canan çingeneymiş galiba rahat durmazsa arkadan kelepçele öyle bindir arabaya diye bekliyoruz giden adamın yanında bi adam daha var elinde kelepçe arabayı süren diyorki canan nerde herif dediki ben canan hasktir olduk adamla aynı anda buda bindi yanıma. 3 kişi arkada şıkış tıkış gidiyoruz bu da çalıntı mal satın aldığı için ifade verecekmiş satanın bi suçu yok demekki alanın suçu var enteresandır memlekette kimsenin de suçu yok zaten anlattıklarımın hepsi işinde gücünde insanlar galiba yada hepsi bana denk geldi bilmiyorum. Gittik ilk beni götürdüler adliyeye kat kat çıkıyoruz işte savcının olduğu yere geldik evrak falan dolduruyor bu bana dedi şuraya otur bi yere kaybolma teröristtim ya zaten ben kaçıcam. 2 dakika sonra geldi yanıma bak insan içindeyiz sende zor durumda kalma kelepçeleri çıkarcam eşyalarını falan koy ceplerine ama çaktırma diyor lan zaten 1000 tane insanın içinden geçtim o halde zor durummu kaldı kafam eğik gidiyorum artık dedim... içimden tabi. Tamam abi dedim çıkardı kelepçeleri eşyalarımı dolduruyorum ceplerime tarihi eser bi naneli sakız vardı onuda polise uzattım aldı çiğnedi sigaradan kokmayak diyor bide. Beni ifade vermem için çağırmışlar o sırada polis götürdü beni ifade veriyorum işte soruyo kadın bana neden ordaydın niye grev yaptınız hiçbişeye zarar verdin mi veya vereni gördünmü sizi kim örgütledi bu şekilde ne kadar süre durdun başından beri ordamıydın falan bi kamyon soru sordu ondan sonra imza falan attım çıktım polis bana diyorki seni bırakırdım ama ters tarafta işim var he abi he tamam dedim son paramla gaziosmanpaşadan eve bile dönmedim direk işe gittim çalışmaya devam ettim.
Buda böyle bi anıdır.
submitted by BeetHovenV to KGBTR [link] [comments]


2020.07.15 19:38 Krasnador_ Enis Kirazoğlu Roleplay Oyunu script

Geleneksel Yüzyıl Savaşları Sevgili Xve Y şu an da uyanıyorsunuz, uyandığınız yer kapkaranlık bir zindan, gözlerinizi yavaş yavaş açıyorsunuz ve birbirinizi görüyorsunuz, birbirinize ne söylemek istersiniz? Bariz belli ki zindandasınız ama bir kapı var, hafif hafif aralık o kapı, içerden tıkır tıkır tıkır sesler gelmeye devam ediyor, kim gitmek ister kapıya doğru? (x) yavaş yavaş kapıya doğru yaklaşıyor, bir elini kapıya atıyor, tedirgin bir şekilde kapıyı açıyor, içerisi çok geniş bir alan, meşalelerle donatılmış aydınlık bir yer, şöyle bir etrafına bakıyor ileride uçta sakallı bir adam görüyor, adam bilge birine benziyor, adam sana bakıyor cevap vermiyor, (y) dönüyorsun (y) içerde, senden bir ses bekliyor. (dayıya sesleniyor (x)) Dayı sana doğru dönüyor, diyor ki; -Evladım biraz yaklaş. ((x)dayının yanına gidiyor) Yaşlı adam diyor ki; -Dur evladım orda. Sonra diyor ki; -Evladım diğer arkadaşını da çağırırmısın, o da gelsin buraya. ((x)sesleniyor (y)ye seslenip çağırıyor). (y) Yavaş yavaş yaklaşıyor, tedirgin adımlarla.[ (Korkarsa) Yaşlı (y) ye dönüyor ve diyor ki -Evladım korkma yana doğru açıl biraz, X in yanında dur biraz. (İtiraz ederse -sen zararlı çıkarsın diyor. ] X ve Y yanyana dururken önlerinde bir portal açılıyor ve portaldan bir adet yay la ok bir adet de kılıç çıkıyor. Amca dönüyor ve ikisine dönüp -Hangisini istersiniz? [Yaşlı amca oku alana ismiyle seslenerek der] -pek hiç yay ve ok tecrübeniz oldu mu genç (kız ise bayan)delikanlı? [Genç cevap verdikten sonra olduysa yaşlı amca der ki] -Hmm olmadıysa bu sıkıntı olucak sizin için. [Yaşlı amca kılıcı alana ismiyle seslenerek der] -peki ya sizin kılıçla hiç tecrübeniz oldu mu? [Eğer kılıç veya ok ta biri güçlüyse 20lik zar dan 18, kötü ise 15 veya 16 değerinde güç veriyorsun] -O zaman 20lik zar üzerinden doğruluk vurma şansınızı (_) yapıyorum, (y) bey sizinkini de 20lik zar üzerinden (_) yapıyorum. -Şu anda evladım siz bir yarışma içerisindesiniz, bu yarışma ya hep beraber ölürsünüz ya hep beraber yaşarsınız yarışması, geleneksel olarak 100 200 yılda bir düzenleniyor bu yarışma, bu sefer de sizleri seçtik üstün oyun başarınızdan ötürü. Burda da yapıcağınız şey, beraber hayatta kalmaya çalışmak, sizlere bir dize sorular sorucam, o sorduğum sorulara aynı yanıtları verirseniz beraber hayatta kalma şansınız olucak, aynı yanıtları vermezseniz de ikiniz beraber dalga dalga gelen düşmanlarla kapışıcaksınız. İkinizin de bar canını belirliyorum, ikinizin de 100 er canı var, full tüketmeden burdan çıkmanız lazım [eksta dan can isterseler birinden alıcaksın birine vericeksin]. (sonra da dede köh köh gülüyor). Şimdi sorucağım sorular ortak olarak cevap vermeniz ve kağıda yazıp bana vermeniz gereken sorular, sakın ola skıın ola sesli bu sorulara cevap vermeyin, her sesli cevap verişiniz den 20 can düşürürüm, birbirinize kopya vermeye çalışırsanız. Bunları bana dm den atabilirsiniz (dede biraz teknolojik) Soruyorum doğru cevap bakın, sizim için doğru cevap ne olup olmadığı öneli değil, aynı cevabı vermeniz =Soruyorum (Max Payne mi, Captan Price mı?)Cevabı bana göndericeksiniz. [eğer sesli cevap verirlerse 20 can almayı unutma] [dede cevap verir] -Bu cevap bende kalıcak gizli olarak, ikinci soruya geçiyorum. Beş soru arka arkaya geliyor. =Seneler geçse de dönüp dönüp oynadırım dediğin oyun hangisi olur (cs1.6 mı half life mı?) =Eve üçüncü soruya geçiyoruz. Hangisi daha iyi bir rol yapma oyunudur /The Withcher mı Skyrim mi) Dede çok eğleniyordur bu arada, diyor ki –Allahım çok seviyorum bu yarışmayı iyi ki her 100 sene de bu yarışmayı yapıyoruz. Diyor. Dede çok sempatiktir korkmayın, pis pis sırıtıyordur arasıra. 4.soru =Sizce hangi oyunun devamı gelmelidir (Half Life2 mi Gta6 mı) [isyankar hareketler vs arada boş konuşmalar dedenin hoşuna gitmiyor diyerek arada 10 20 can götür] =Ve bu turu son sorusu, hangi oyun türünü tercih edersin (Aksiyo n oyunu mu hayatta kalma oyunu mu). -Her iki tarafta endişeli, ve cevaplarımız gelmiş oldu, o zaman sırayla cevaplarımıa bakalım, bakalım bu raund un sonunda hayatta kalma şansları atıcakmı yoksa azalıcakmı. [Burdan sonra cevaplar sırayla açılanıcak] Şimdi oyun verdikleri cevaplara göre şekilleniceği için burdan sonrası çok fazla detaya biniyor. Eğer ikisi de 1.soru da max payne dedilerse ilk kapıdan Gordon Freeman çıkıcak, eğer ikisi de Half Life derseler ise max payne çıkıcak. Ama eğer iki tarafta farklı cevap verirse kapıdan ikisi oyun karakteri de çıkmıyıcak. Ama eğer iki taraf ta ortak karar verirse vermedikleri oyunların karakterleri için bir er kapı beliricek ve birini seçmek zorunda olucaklar ve sadece o kapıdan gelen karakter ile savaşıcaklar. Karakterleri kafanıza göre belirleyin hangisinden çıkıcak diye. Diğer sorularda da aynısı olucak eğer hiçbirinde ortak karara varılamazsa ceza olarak Gta san dan tanıdığımız cj için bir kapı beliricek ve oradan çıkıcak, canı ise 120 olucak, vuruş ortalaması ise 20den 16 olucak olucak.
Önemli Notlar:
-oyunun gidişatını, seçeneklerini, puanlarını kafanıza göre değişebilirsiniz.
-oyun kapışma esnasında herkes sırayla hamle yapıcak.
-oyuncuların yapıcakları hamleler hayal güçlerine bağlı olarak seçilebilicek.
submitted by Krasnador_ to kopyamakarna [link] [comments]


2020.06.15 20:38 mustafaoguz SÜREKLİ GENÇ VE ZAYIF KALMA SIRRI İSVEÇ ŞURUBU

SÜREKLİ GENÇ VE ZAYIF KALMA SIRRI İSVEÇ ŞURUBU submitted by mustafaoguz to u/mustafaoguz [link] [comments]


2020.06.14 19:25 snowieez Işığın Hanımı Lady Galadriel Kimdir?

Işığın Hanımı Lady Galadriel Kimdir?
https://preview.redd.it/dp7ygy3ttw451.jpg?width=1600&format=pjpg&auto=webp&s=f8a107474d8a2e023e9f4af9ed908e9e11000eab

LADY GALADRIEL

Noldor prensi Finarfin ve Teleri prensesi Earwen’in 4. çocukları olarak, Ağaçların Yılı 1362’de Valinor’da doğdu. Babası ona ‘asil kadın’ anlamındaki Artanis ismini verdi. Yıllar geçip büyüdükçe alışılmadık bir şekilde uzun boylu ve güçlü oldu, bu yüzden annesi tarafından ‘erkek-kadın’ anlamındaki Nerwen ismini aldı. Ama onun hakkındaki en belirgin şey saçlarıydı, nadir bir ‘gümüş-altın’ renginde ve gözleri kamaştıracak kadar parlaktılar. Karışık bir kana sahip olmasına rağmen bir Noldor prensesi olarak kabul edildi, babası Noldor’un Yüce Kralı olan Finwe’nin 3. oğluydu.
Alqualonde sınırları içindeyken genç Teleri prensi Teleporno (Celeborn) ile tanıştı. Tanışmalarından sonra aralarında büyük bir aşk başladı ve Teleporno ona Telerin dilinde Alatariel ismini verdi. Ama onun başka bir hayranı daha vardı; üvey amcası Feanor. Feanor, güzelliğe ve parlaklığa karşı aşırı bir sevgi besliyordu ve Galadriel’in saçları aklının bir köşesine kazındı. İki Ağaç’ın ışığını yakaladığı söylenen Silmarilleri yapmak için onun saçlarından esinlendi. Saçlarından bir tel almak için ona üç kez yalvardı ama Galadriel her seferinde onu reddetti ve bunun sonucunda Feanor isteğinden vazgeçti. Galadriel’in zihin okuma hakkında olağanüstü güçleri vardı ve Feanor ondan saç telini istediğinde onun zihnine baktı ve sadece onun şeytani doğasını ve karanlığı gördü. Valinor’un Kararışı sırasında onu hor görmesine rağmen, Galadriel tıpkı Feanor gibi Orta-Dünya’ya gitmek için can atıyordu. Bu sıkıntılar sırasında Teleri’ye yapılan Akraba Kıyımı’nda hiç rolü olmadı ve Celeborn’u onunla birlikte gelmesi için ikna etti. Celeborn onun hatrı için "Valar’ın Hükmü"’nün altına girdi. Orta Dünya’ya gemilerle gitmeyi planlıyorlardı ama Feanor ve oğullarının Teleri gemilerini çalmasıyla Fingolfin himayesindeki Noldor’un çoğunluğu Helcaraxe’yi yürüyerek geçtiler.

https://preview.redd.it/733jg67ztw451.jpg?width=476&format=pjpg&auto=webp&s=5e3c0519aa4f5e366bf7639cfb9f6e4e3daf7d7a
Doriath Kralı Thingol tarafından Beleriand’da memnuniyetle karşılandılar. Thingol, kardeşi Olwe ve Calaquendi Elfleri’ne ne olduğu hakkında hiçbir şey bilmiyordu ve ilk kez onlardan öğrendi. Ama onlar Akraba Kıyımı hakkında hiçbir şey söylemediler. Noldor’un büyük bir kısmı Beleriand’a geldiğinde ve büyük Dagor-nuin-Giliath savaşı yapıldıktan sonra Galadriel ağabeyleriyle yeniden bağlantı kurdu. Doriath’ta geçirdiği günler boyunca Maia Melian’dan çok şey öğrendi ve zaman zaman da ağabeyi Finrod’un hüküm sürdüğü Nargothrond’a gitti. Galadriel ve Melian iyi birer dost oldular ve sık sık Valinor hakkında konuştular. Melian Noldor’un sürgüne gelişinden öncesini öğrenmek için can atıyordu ama Galadriel Ağaçların öldüğü andan sonrasını hiç anlatmadı. Bununla birlikte Melian tahminlerde bulundu ve bazı tahminleri doğru olduğu için Galadriel dayanamayıp anlatmaya başladı. Ama her şeyi değil; Akraba Kıyımı ve gemilerin yakılması hakkında hiçbir şey anlatmadı. Melian anlatılanlardan bazı şeyler çıkardı ve daha sonra daha fazla bilgi Thingol’ün kulaklarını çalındı. Sonunda Thingol’ün sözlerine dayanamayan Angrod her şeyi anlattı. Yaşanan bu olaylardan sonra, Thingol’ün yanından ayrılıp bir süre için Nargothrond’da yaşadılar. Ancak Birinci Çağın 300. yılında Doriath’a geri döndü. Nargothrond ve Doriath’ın yıkılışları sırasından nerede oldukları hakkında hiç kimse bir şey bilmiyordu. Öfke Savaşı sırasında Galadriel ve Celeborn’a Orta-Dünya’da kalma veya Valinor’a dönme şansı verildi ama onlar kalmayı tercih etti. Çünkü Galadriel, o zaman bile çok gururlu ve kibirliydi bu yüzden Valar’ın affını kabul etmeyi reddetti.
https://preview.redd.it/7butqjt2uw451.jpg?width=900&format=pjpg&auto=webp&s=0cd825040bdb1373a4d52130e7c7760a4ad0c1c1
Galadriel ve kocası Galadriel’in akrabası olan Gil-Galad’ın krallığı Lindon’a yerleşti. Bir süre burada kaldıktan sonra Eregion’a gittiler. Feanor'un torunu Celebrimbor orada yaşıyordu ve çok hünerli bir demirciydi. Ama burada çok kalmadılar çünkü Galadriel, Feanor soyundakilere karşı büyük bir nefret besliyordu. Daha sonra Lorinand denilen bölgede kimin yaşadığını bulmak için Nandor’lu Amdir ile bağlantı kurdular. Sonunda Khazad-dum aracılığıyla Hithaeglir’i geçerek oradaki Orman Elflerine katıldılar. Bu olaylar yaşandıktan sonra Annatar adında biri Eregion’a gelip oradaki Elflere kendi demircilik hünerlerini öğretmeye başladı. Annatar’ın yardımıyla Eregion Elfleri bir sürü yüzük yaptılar, ama Celebrimbor gizlice daha güçlü 3 yüzük daha yaptı. Celebrimbor, Elfler için Üç Yüzük yaptı ve bunlar diğerlerine göre daha güçlüydü. Yüzükler yapıldıktan sonra Annatar kendi için tek bir yüzük yaptı. Tek Yüzük’ü parmağını taktığında Elfler kandırıldıklarını anladılar ve hemen kendi yüzüklerini çıkardılar. Celebrimbor, hayatı için korkmasına rağmen Üç Yüzük’ü iki bilge elfe yolladı: Narya ve Vilya’yı Gil-Galad’a, Nenya’yı ise Galadriel’e. Eldar arasında bu yüzüklere ne olduğu hakkında çok az kişi bilgi sahibi oldu. Fakat Celebrimbor kısa bir süre sonra Annatar kılığındaki Sauron tarafından öldürüldü. Ama Üç Yüzük artık güvendeydi.

https://preview.redd.it/07cyxwl4uw451.png?width=750&format=png&auto=webp&s=c66344ecb9184fdae5ab53b7a0292cca7fa2981c
Amdir oğlu Amroth öldüğünde Galadriel ve Celeborn Lorinand’ın (Lothlorien) yöneticisi oldular, Leydi ve Lord olarak çağrıldılar. Hüküm sürmeye başladığı ilk yıllarda Galadriel Lothlorien topraklarına ‘mallorn’ tohumlarını ekti, bunlar Denizin Doğusundaki tek "mallorn" tohumlarıydı. Bu tohumlar Caras Galadhon’un kurulmasını sağladı ve Lothlorien dünyasına ışık ve hayat kattı. Lothlorien sınırlarında bu güzel ve görkemli günler yaşanırken Galadriel ilk ve tek çocuğunu dünyaya getirdi, kıza Celebrian ismi verildi. Celebrian, Galadriel’in yakın bir arkadaşı olan ve Son İttifak sırasında öldürülen Gil-Galad’ın yüzüğü Vilya’yı taşıyan Elrond’la evlendi. Celeborn ve Galadriel’in üç tane torunu oldu. Celebrian Üçüncü Çağın 2509. yılında Orklar tarafından saldırıya uğrayarak ağır yaralar aldı ve sonrasında Batıya yelken açtı. Üçüncü Çağın 2463. yılında Ak Divan kuruldu. Galadriel bu grubun bilge ve güçlü üyelerinden biriydi. Galadriel bu divanın başkanlığına Gandalf’ı önerdi. Ancak konseyin başkanı olarak Saruman seçildi ama Galadriel ona güvenmiyordu.
Üçüncü Çağın 3019. yılında Moria Madenleri’nden kaçan kardeşlik üyeleri Lothlorien’e sığındı. Galadriel özellikle Yüzük Taşıyıcısı Hobbit, Frodo Baggins ile özenle ilgilendi. Ona yüzüğü Nenya’yı gösterdi ve onun aynaya bakmasına izin verdi. Frodo, Galadriel’e Tek Yüzük’ü teklif ettiğinde o bunu gönülden arzulamasına rağmen reddetti. Kardeşlik Lothlorien’den ayrılırken onları hediyelerle uğurladı. Aragorn, Frodo ve cüce Gimli’ye üç önemli hediye verdi. Galadriel, Aragorn’a kendisinin ve kızı Celebrian’ın kullandığı Elftaşını hediye etti. Frodo’ya Earendil’in ışığını barındıran bir şişecik verdi. Gimli’ye vereceği hediye hakkında emin olamadığı için, ona ne istediğini sordu. Gimli onun güzelliğini övdükten sonra saçından bir tel istedi. Galadriel, Feanor’un daha önceki istediğini hatırladı ama Gimli’nin kalbine baktığında niyetinin temiz olduğunu biliyordu. Bu yüzden üç tel saçını kristal bir şişenin içinde ona vererek, onu ödüllendirdi.

https://preview.redd.it/h5baz276uw451.png?width=732&format=png&auto=webp&s=73a4cb64fcb020dcbfa30df28eecf10485c20ee9
Galadriel, Yüzük Savaşından sonra Arwen ve Aragorn’un düğününe katıldıktan sonra Lothlorien’e geri döndü. İki yıl sonra Üçüncü Çağın 3021. yılında kocası Celeborn tarafından uğurlanarak Valinor yolculuğuna başladı. Galadriel ile birlikte diğer iki yüzük taşıyıcısı Gandalf ve Elrond ve Tek Yüzük’ün taşıyıcıları Frodo ve Bilbo Baggins’te Batıya doğru gitti. Bir süre sonra, Dördüncü Çağın 120. yılında kocası Celeborn'da Ölümsüz Topraklar'a geldi.
https://preview.redd.it/bfrqxcb7uw451.png?width=745&format=png&auto=webp&s=ade1b753c89d9e7a3036383f4679287b8ffed6cc

Soy Ağacı

https://preview.redd.it/kjiv5k28uw451.png?width=705&format=png&auto=webp&s=f06e8bebd3fd69c141405b810a4bc9ac26769879
kendi bloğumdaki yazının linki ve okumak isterseniz orta dünya hakkında daha fazla yazı için: https://middle-earthh.blogspot.com/2015/02/isgn-hanm-lady-galadriel.html
submitted by snowieez to KGBTR [link] [comments]


2020.05.20 00:50 karanotlar Pontos Rumları: 19 Mayıs bizler için soykırımdır

19 Mayıs 1919’un Pontos Rumlarına yönelik soykırımın "en ölümcül darbesinin" başlangıcı olduğunu belirten Pontuslu Rumlar, bu tarihin aynı zamanda Kürtler, Aleviler ve diğer halklar için de soykırımı ifade ettiğini vurguladı.
İttihat ve Terakki yönetimi tarafından 1915’te bir buçuk milyon Ermeni ve 300 bine yakın Süryani’nin hayatına mal olan tehcir ve soykırımın son halkası Pontus Rumlarına yönelik gerçekleşti. Yunan tarihçi Konstantinos Fotiatis’e göre, 1914-1921 yılları arasında Amasya, Samsun ve Giresun’da 134 bin 78, Niksar’da 27 bin 216, Trabzon’da 38 bin 434, Tokat’ta 64 bin 582, Maçka’da 17 bin 479, Şebinkarahisar’da 21 bin 448 Rum, mübadele yollarında hayatını kaybeden 50 bin insanla birlikte toplam 353 bin Pontoslu soykırıma uğradı. Yine Fotiadis ve Pontoslu Rumlara göre, 1914’de başlayan sürecin en ölümcül darbesi 19 Mayıs 1919 tarihinde yaşandı. Bu tarihte Samsun’a çıkan Mustafa Kemal’in ilk olarak görüştüğü Sakallı Nurettin Paşa ve Topal Osman’ın Rum halkına yönelik saldırılarda ön planda olması bu iddiayı güçlendiriyor.

Pontoslu Rumlar, soykırımın yıldönümü olarak kabul ettikleri 19 Mayıs'a ilişkin konuştu.

SON ETABIN BAŞLADIĞI TARİH

Trabzon Maçkalı olduğunu belirten yazar Tamer Çilingir, hep farkında olduğu Rum kimliğini kabul etmesinin 40’lı yaşlarında olduğunu ifade etti. Okudukları okullarda ve çevrelerinde yıllarca Rumların "kötü ve hain insanlar" olarak anlatıldığına değinen Çilingir, "Türklük ise en ‘yüce’ değerdi" dedi.

Çilingir, Pontos Rumlarına yönelik soykırımın, Süryani ve Ermenilere yönelik soykırımdan bağımsız olmadığı gibi Trakya ve Küçük Asya Rumlarına yönelik soykırımdan da bağımsız ele alınamayacağına dikkati çekti. 19 Mayıs 1919’u söz konusu projenin "son etabı" olarak nitelendiren Çilingir, Pontos’ta bu tarihe kadar 150 binden fazla insanın katledildiğini söyledi. 19 Mayıs’ın resmi ideolojide ise "emperyalizme karşı bir kurtuluş savaşının başladığı tarih" olduğunu belirten Çilingir, “Ortada bir ‘milli mücadele’ de yoktur. Emperyalist paylaşım savaşının mağlubu Osmanlı’dan geriye kalan topraklardaki iktidar mücadelesi modern, batıcı ama Müslüman kimlikli bir kapitalist devlet olarak ayakta kalma çabasıdır” diye belirtti.

KATLİAMLAR TARİHİ

“Yüz yıllık cumhuriyet tarihi de baskı, zulüm ve katliamlar tarihidir” diyen Çilingir, "kanlı tarihin" başlangıcı olan 19 Mayıs’ın sadece Rumlar açısından soykırımı ifade etmediğini kaydetti. 100 yıl boyunca zulüm ve katliamlara uğrayan Aleviler, Kürtler ve Lazlar için de aynı anlama geldiğine işaret eden Çilingir, bu tarihin kendisine "Türküm" diyen yoksul işçiler ve Müslümanlıktan asla ödün vermeyenlerin kadınlara reva gördüğü uygulamalarıyla, kadınlar açısından da kara bir gün olduğunu vurguladı.

PONTOSLULAR KİMLİĞİ İLE YÜZLEŞİYOR

Devletin baskı, yasak ve asimilasyon politikalarından kaynaklı Pontosluları da kendi kimliklerini gizlemeye ittiğine dikkati çeken Çilingir, “Neredeyse tüm ailelerin soylarının Müslüman ve Türk olduğunu ispat etme çabaları da yüz yıl öce ve yüz yıl boyunca nasıl bir korku içinde olduklarının göstergesi değil midir” diye sordu. Ancak, son yıllarda kimlikleri ile yüzleşenlerin sayısının arttığını vurgulayan Çilingir, şunları söyledi: “Asıl korku devletin ve kendisine bir takım statükolar oluşturmuş kesimlerin korkusudur. Pontos’un dışındaki Rum düşmanlığı Pontos’ta aynı düzeyde değildir. Binlerce yıllık kültürel ve tarihsel birikim soykırıma rağmen hala yok edilemediği için herkes açısından ‘acaba ben Rum muyum’ ‘şüphesi(!)’ hep var olmuştur. Pontos insanı, Rum kimliği ile yüzleşmenin dışında her şeyden önce yüz yıl önce bu topraklarda Hristiyan Rumların yaşadığını biliyor.”

'TÜRK TOPLUMU VİCDANIYLA YÜZLEŞMELİ'

Yunanistan’da ve Avrupa’da Pontoslu Rumların kurdukları federasyonların soykırım ile ilgili etkinlikler yaptığını anımsatan Çilingir, “Konferanslar, belgesel film çalışmaları, kitap yayınları ve değişik dillere çevrilmesi gibi faaliyetlerden oluşan bu etkinlikler bir duyarlılık yaratıyor. Fakat yeterli değil tabi. Sonuçta bu federasyonlar diasporadaki Rumlardan, yani 100 yıl önce sürgün edilmiş olan Rumların torunları. Bu konuda asıl çalışmanın daha etkili olması için bugünkü Pontos coğrafyasından yapılması gerekiyor. Ve dünya kamuoyundan daha da önemlisi bugünkü Pontos coğrafyasında ve Türk toplumun vicdanında bir yüzleşme yaşanması gerekiyor. Öte yandan özellikle muhalif kesimlerin ve tabi Kürtlerin de bu konuda seslerinin çıkması bu süreci hızlandıracaktır” diye konuştu.

KRALDAN DAHA KRALCI

Samsun Bafralı barış aktivisti Yannis Vasilis Yaylalı ise, kendisi gibi büyüklerinin de Pontos’ta doğduğunu, yedi göbek Pontos Rumu olduğunu vurguladı. Ailesinin hem korkudan hem de bölgede Rum kimliğinin "küfür" olarak algılanmasından kaynaklı kimliklerinden uzak durduğunu ifade eden Yaylalı, “Hatta o kadar uzak ki, bizlere Türk ordusu ve çetecileri tarafından öldürülen büyük babamız ve ailesini, sözde ‘Kurtuluş Savaşı’nda’ öldüğü ve cenazesinin ise getirilemediği söylendi. Kraldan daha kralcı olmak deyimi vardır ya, bizimkiler bunun ile yetinmemiş ve bizleri sözün tam manası ile kendi değerlerine sırt çevirmiş birer Türk ırkçısı olarak yetiştirdiler” diye belirtti.

YÜZLEŞMEYİ SAĞLADI

Kendisi gibi durumun farkında olmayanların kendi halkı Rumlar dahil herkesten nefret ederek büyüdüğünü söyleyen Yaylalı, bu dönüşümün ise 1994’de askerlik yaparken PKK’nin eline geçmesi ile başladığını belirtti. Böylece Kürt halkı gerçekliği ile karşılaştığını paylaşan Yaylalı, “Bu hesaplaşma daha sonra beni kendi halkımla, kendi değerlerimle yüzleşmeye taşıdı. Kürt halkına karşı savaşa gitmişken, onca kötülüğü yapmışken, Kürt halkının yiğit evlatları insan olabilmem için bana bir şans daha verdi. Pontos'daki Rum halk gerçeği ile yüzleştiğimde ise bu inkar, katliam ve soykırım sisteminin temelinde, halkların kanı ve mezarsız canların olduğunu gördüm” dedi.

'ÖLÜMCÜL' SALDIRI: 19 MAYIS

Gayri Müslim halklara yönelik soykırımın üç aşamada gerçekleştiğini kaydeden Yaylalı, ilk iki aşamanın Osmanlı döneminde II. Abdülhamit ve İttihat Terakki döneminde olduğunu belirtti. Yaylalı, "Ölümcül" saldırının ise, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının 19 Mayıs 1919 günü Samsun'a çıkmasıyla başladığını vurguladı. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının tüm imkanlarını Pontos Rumlarının soykırımını tamamlamak için seferber ettiğini söyleyen Yaylalı, “Böylece Pontos Rumları ile birlikte üç aşamada gerçekleşen gayr-ı Müslim halkların imhası tamamlandı. Bu yüzden 19 Mayıs 1919 günü temsili olarak yaşadığımız soykırımı anma günü olarak görülür” diye ifade etti.

HALKLARIN MÜCADELESİ İVME KAZANDI

Kürt mücadelesinin getirdiği ivme ile halkların kendisini toparlama sürecine girdiğini ifade eden Yaylalı, Karadeniz bölgesinde Hemşin, Laz ve Gürcü halkından sonra kendilerinin de ayağa kalmaya çalıştıklarını belirtti. 2016 yılında Ankara’da soykırım konferansı düzenlediklerini hatırlatan Yaylalı, “Yüzyıl sonra soykırımı yürüten merkezde Pontos'un, Pontuslu Rumların hala burada oldukları mesajını verdik. Bu üç kesimin dikkatini çekti. Birincisi Pontoslu Rum gençlerin, ikincisi Sol, sosyalist, muhalif güçlerin ve tabi devletin de dikkatinden kaçmadı. İlk iki kesimden çok olumlu tepkiler aldığımızı söyleyebilirim. Devlette özellikle önde koşturan bizlere karşı birçok soruşturma başlattı. Tutuklanmama neden olan davalardan biri de Pontos Soykırımı ile yaptığım paylaşımlardı” ifadelerini kullandı.

‘RÖNESANSIMIZI YAŞIYORUZ’

"Yüzyıl sonra tekrar Rönesans’ımızı yaşar gibiydik” diyen Yaylalı, bu dönemden sonra Pontos Rumlarına yönelik soykırımı anlatan birçok kitabın yazıldığını ya da Türkçeye çevrildiğinin altını çizdi. Başta Yunanistan olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde konferanslar düzenlendiğini de ekleyen Yaylalı, “Elbette bu daha başlangıç, diğer halklar gibi Pontos'da ve Türkiye'de kurumsallaşmış bir örgütlülüğümüz yok ama bu çalışmalar ileride onu da getirecektir. Halkımız, mücadelemizle birlikte halkların ağzında 'küfür' olmaktan çıkıp, kendi dilimizde kardeşliğin haykırıldığı sloganlara dönecektir. Nerede olursak olalım, yüzümüz hep Pontos'a dönük olacaktır. Mücadelemize gençlerin ilgisi şimdiden çok arttı, mücadele devam ettikçe sistemin 600 yıllık inkar ve asimilasyonu karton gibi yırtılıp atılacaktır” diye konuştu.

YÜZLEŞMEKTEN KORKULUYOR

Türkiye’de sol muhalefetin hala Pontoslu Rumların soykırımı ile yüzleşmekte sorun yaşadığını da sözlerine ekleyen Yaylalı, “Bir şeyi açıkça belirtmem gerekir, çünkü bu Kürt halkına karşı benim bir borcumdur. Geçtiğimiz 19 Mayıs’ta modern Genç Osmanlıcılar, İttihatçılar ve Kemalistlerin Samsun'a çıkarma yapmasına ilişkin Pervin Buldan şahsında HDP'nin 'bizde orada olmalıydık' sitemi biz Pontos Rumlarını oldukça üzmüştür. Yine, benzer şekilde Sol Partili Alper Taş’ın 23 Nisan ve 19 Mayıs kutlamaları bizleri çok üzmüştür” dedi.

“19 Mayısı ya bayram olarak kutlarsın, ya da anma olarak” diyen Yaylalı, şöyle devam etti: “Yani, ya inkarcı, talancı, soykırımcılar ile yan yana olursunuz ya da soykırıma uğratılmış halklar ile yan yana olursunuz. Kürt halkı ve iradesi bana insanlığımı kazandırdı. O yüzden başka türlü düşünüp başka türlü konuşamam. Soykırımcılar sizi hedef tahtasına koyduğunda, kimseyi ayırt etmiyorlar, herkesi bir arada yok edip gidiyorlar. Tarihimiz o kadar açık ki, resmi ideolojinin materyalleri dışında da çok değerli çalışmalar vermeye başladık. Lütfen o acı deneyimleri okuyalım ve bu deneyimleri halklar ile paylaşalım ki tekrar benzer durumları yaşamayalım."
http://mezopotamyaajansi22.com/tum-haberlecontent/view/97099
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.04.17 03:24 karanotlar Sosyalizme Çağrı – Gustav Landauer – 4

Sosyalizme Çağrı – Gustav Landauer – 4
https://preview.redd.it/544rab0ez9t41.png?width=976&format=png&auto=webp&s=341c1b91623d420c7739b60d9c835f89a67a33c7
Sosyalizm İçin
2
Sosyalizm, bir ideal uğruna yeni bir şeyler yaratmak için bir araya gelmiş kişilerin irade eğilimidir.
O halde eski sistemin ne olduğunu ve çağımızda eski gerçekliğin neye benzediğini görelim. Çağımızdan şimdiden, birkaç yıl ya da birkaç on yıl gibi sınırlı anlamıyla değil, en az son dört yüzyıl olarak bizim zamanımız kastedilmektedir.
Bunu akıllarımıza sokalım ve burada baştan belirtelim ki: sosyalizm geniş kapsamlı sonuçları olan büyük bir gayedir. Sosyalizm, insanların gerileyen ailelerini tomurcuk veren bir kültürün zirvesine, ruha ve dolayısıyla da birliğe ve özgürlüğe yönlendirilmesine yardımcı olmayı diler.
Ruh bireylere doğru çekilir. Ruhu halka taşıyanlar, içten güçlü bireylerdi, halkın temsilcileriydi; şimdilerde ise ruh bireylerin, tüm güçlerini tüketmiş marifetli insanların içinde yaşamaktadır
Bu tür sözler, profesörlerin ve hiciv yazarlarının kulaklarını tırmalamaktadır ve de bu fesatçılar tarafından döllenmiş düşünüşe sahip olanları sinirlendirmektedir. Bu fesatçılar, insanların ve dahi hayvanların, bitkilerin ve tüm dünyanın daimi bir ilerlemeye, en aşağı seviyeden en üst seviyeye, cehennemin en derin pisliğinden en yüksek cennete, yukarı doğru bir hareket içerisinde olduğu doktrinini yayanlardır. Ve dolayısıyla mutlakıyet, kölelik(serflik), lüks düşkünlüğü, kapitalizm, zorluk ve yozlaşma, hepsi, sosyalizme giden yolda salt ilerleme adımları ve aşamaları olarak addedilmektedir. Bu tür sözde bilimsel yanılsamaların hiçbirine bağlı değiliz. Dünyayı ve insan tarihini tümüyle farklı görüyoruz. Farklı söylüyoruz.
Ulusların kendi altın çağları, kültürlerinin zirve noktaları olduğunu ve bu doruklardan yeniden indiklerini söylüyoruz. Avrupalı ve Amerikalı halklarımızın uzun süreden beri –aşağı yukarı Amerika’nın keşfinden beri – böyle bir düşüş içerisinde olduğunu söylüyoruz.
Bir ruhun egemenliğinde oldukları zaman uluslar, kendi büyüklük dönemlerine ulaşırlar ve bu dönemleri devam ettirebilirler. Günümüzde kendilerine sosyalist diyenlerin kulağına bu da kötü gelmektedir oysa kötü değildir; daha yeni, onları, sözde materyalist tarih mefhumunun yandaşlarını Darwinci kisvelerinde bir an için gördük. Aşağıda ele alınacaktır, ancak şu an için devam etmeliyiz. Marksizm ile yolumuz üzerinde yeniden karışılacağız ve onu durdurup yüzüne ne olduğunu söyleyeceğiz: zamanımızın vebası ve sosyalist hareketin laneti!
Düşünürlerin, duygu ile boyun eğdirilmiş insanların, öz-farkındalıkları ve sevgileri dünyanın büyük bilgisinde yekvücut olanların, büyük muzdariplerin ruhudur; ruhtur, ulusları büyüklüğe, birliğe ve özgürlüğe yönelten. Bireylerden, insan kardeşleri ile birlikte ortak bir çabada birleşmek için icbar edici bir maddi ihtiyaç çıkmıştır. O zamanlar, toplumların toplumu, gönüllüğü birliğe dayanan komünallik oradaydı.
Biri muhtemelen şunu soracaktır, insan, tecridini (isolation) terk etmek ve önce küçük sonra büyük gruplarda yurttaşlarına katılmak için zekayı ve içgörüyü nasıl elde etmiştir?
Bu soru aptalcadır ve sadece çöküş dönemi profesörleri tarafından sorulabilir. Çünkü toplum insan kadar eskidir; birinci, verili bir gerçektir. İnsanoğlu nerede bulunursa bulunsun, sürüye, klana, kabileye ve loncalara katılmıştır. Birlikte göç etmiş, yaşamışlar ve çalışmıştır. Onlar, ortak bir ruhla bir arada kalan bireylerdi ki bu doğal ve arızı olmayan bir dürtüydü (hayvanlarda dürtü denilen de ortak ruhtur).
Ancak şu ana kadar bilinen insan tarihinde bu doğal birleştirici nitelik ve ortak ruh dürtüsü her zaman dış biçimlere (formlara) -dini semboller ve kültler, inançlar, dua ritüelleri veya benzeri şeylere- ihtiyaç duymuştur.
Bu cihetle ruh, ruhsuzlukla her zaman bağlantılı olan uluslardadır ve batıl düşüncelere sahip derin sembolik düşünüştedir. Birleştirici ruhun sıcaklığı ve sevgisi, dogmanın katı soğukluğu ile gölgelenmiştir. Sadece imgelemde açığa vurulabilen bu tür derinliklerden doğan gerçek, yalınlığın saçmalığı ile yer değiştirmiştir.
Ruhun olmadığı yerde ölüm olduğu için, ölüm aramızdaki atmosferdir. Ölüm, derimizi istila etmiş ve etimize nüfuz etmiştir.
Bunu dış örgütlenme takip etmiştir. Kilise ve seküler dış baskı örgütleri güç kazanmış ve sürekli kötüleşmiştir: serflik, feodalizm, çeşitli departmanlar ve otoriteler, devlet.
Bu da ruhun insanlar arasında ve üzerinde ve bireylerden akan ve onları birliğe yönlendiren yakınlığın (immediacy) nihai çöküşüne yol açmıştır. Ruh bireylere doğru çekilir. Ruhu halka taşıyanlar, içten güçlü bireylerdi, halkın temsilcileriydi; şimdilerde ise ruh bireylerin, tüm güçlerini tüketmiş marifetli insanların içinde yaşamaktadır. Fakat ruh bir halktan –toplumsal çekişmesi, ebedi kökü olmayan, handiyse havada asılı kalmış gibi duran izole edilmiş düşünürler, şairler ve sanatçılardan- yoksundur. Bazen ruh, sanki onları kadim, unutulmuş zamanlara ait bir rüyadan ele geçirir. Sonra onlar, asil bir küçümseme jestiyle, liri bir kenara koyup trompete uzanırlar, bu ruhta halka ve gelecek nesillere konuşurlar. Tüm temerküzleri, tüm biçimleri ki kendilerinin içinde güçlü bir ıstırap ile canlıdır ve genellikle beden ve ruhun kaldırabileceğinden daha güçlü ve engin olan, haddi hesabı olmayan, renkli figürler, ritim ve armoni eylemi ve ivediliği, hepsi –dinleyin siz sanatçılar!- gelişmesi engellenmiş insanlardır, onlarda toplanan, onlarda gömülen ve onlardan yeniden doğacak olan canlı insanlardır.
Ve onlarla birlikte, diğer bireyler doğmuştur ki ruh ile ruhsuz olanın karışımı tiranları, servet biriktiricilerini, insan kiralayıcılarını, toprak hırsızlarını tecrit etmiştir. Bu tür çöküş ve geçiş zamanlarının başlarında bu insanlar, Rönesans’ta ya da Barok dönemin başlarında en şatafatlı ve ihtişamlı şekilde temsil edildiği üzere, hala merkezkaç şekilde dağılan ve fakat kısmen kendilerinde yoğunlaşan ruhun pek çok özelliğine sahiptir. Tüm güçlü iktidarlarına rağmen hala melankoli, katılık, yabancılık ve olağanüstü hayalcilik izlerini taşırlar. Bu fenomenlerin çoğu için kişi neredeyse şunu söyler: ruh benzeri bir şeyler ya da daha ziyade hayal benzeri şeyler kendilerinden daha güçlü şekilde, tecrit edilmiş kişiliğin kabının çok dar olduğu bir bağlamda yaşamaya devam eder. Ve nadiren, çok nadiren bunlardan biri kötü bir rüyadan uyanır gibi uyanır, tacını bir tarafa fırlatır ve bu insanlar için nöbet tutmak üzere Tur Dağı’nın tepesine tırmanır.
Ve bazen bir perinin beşiğinde uzun süredir beklediği karışık tabiatlar gelir; peri bunlardan Napolyon ve Ferdinand Lasalle gibi büyük bir fatih ya da büyük bir özgürlük savaşçısı, düşünce ve özgür fantezi dehası ya da büyük bir tüccar yapabilir.
Ahlaksızlığımızın belirtilerinden farklı bir şeye ihtiyacımız var, ondan kaçınmak için — ben diyorum ki çok fazla göze çarpan sanat olmaksızın, çok fazla yazılı bilim olmaksızın müreffeh yaşam dönemleri ve halkları, gelenek dönemleri, epik dönemler, tarım ve kırsal zanaat dönemleri vardı ve halen var.
Ve kendilerine ruh zenginliği ve gücün kaçtığı tecrit edilmiş bu birkaç kişi, sadece ruhsuzlukla, yalnızlıkla ve sefaletle bırakılmış atomize ve izole pek çok kişiyle; kendisine halk denen ancak sadece yerinden edilmiş, ihanete uğramış bir yığın insan kitlesi ile yüzleşir. Yerinden edilmiş, melankolik bir gariplik içinde olanlar, kendileri hakkında hiçbir şey bilmese dahi halk-ruhunun içlerine gömüldüğü birkaç kişi olan bireylerdir. Eğer ruh ve insanlar yeniden birleşip dirilecekse, yerinden edilmiş, zorluk ve yoksulluk içinde bölünmüş olanlar, ruhun kendilerinde yeniden akması gereken kitlelerdir.
Ruhun olmadığı yerde ölüm olduğu için, ölüm aramızdaki atmosferdir. Ölüm, derimizi istila etmiş ve etimize nüfuz etmiştir. Fakat bizde, saklı özbenliğimizde, en gizli ve derin rüya ve arzularımızda, sanatın figürlerinde, en güçlü isteğimizde, derin düşünceli iç görüde, kasıtlı eylem, aşk, umutsuzluk ve cesarette, ruhsal sıkıntı ve neşede, devrim ve birlik halinde, orada, hayat, güç ve zafer ikamet eder; ruh saklıdır ve üretilir ve güzellik ve komünallikle bir halk çıkarmak ve yaratmak istemektedir.
Sonra gelen tarihte insan ırkının en görkemli parladığı zamanlar, ruhu insanlardan yalnız bireyin derin yarıklarına ve oyuklarına sızdırma temayülünün yeni başladığı ve şimdilik çok ilerlemediği, ortak ruhun, toplumların toplumunun, ruhtan kaynaklanan pek çok birliğin birbirine bağlanmasının tam çiçeklendiği ve fakat halkın büyük ruhu ile hala doğal bir biçimde kontrol edilmesine rağmen deha insanlarının halihazırda zuhur ettiği, dolayısıyla onların büyük emeği tarafından sıradan bir biçimde korkutulmadığı, daha ziyade onları komünal yaşamın doğal bir meyvesi olarak kabul ettiği ve kutsal hislerle onlardan zevk aldığı zamanlardır. Bu cihetle, kendi yaratıcılarının isimlerini genellikle gelecek nesillere zor devrederler.
Yunan halkının Altın Çağı böyle bir zamandı; Hristiyan Orta Çağı böyle bir zamandı.
İdeal değildi; bir gerçeklikti. Ve dolayısıyla, yüce, kendiliğinden oluşan ruhanilik ile birlikte eski baskı kalıntılarını ve dışsal gaddarlık, dayatılan güç, devlet tarafından ileride yapılacak baskının başlangıcını şimdiden görüyoruz. Fakat ruh daha güçlüydü; aslında sıklıkla çöküş zamanlarında zulmün tiksindirici araçları haline gelen iktidar ve bağımlılığın bu tür kurumlarına dahi sızdı ve onları güzelleştirdi. Tarihçilerin “kölelik” dediği her şey her zaman ve tümüyle böyle değildi.
Bu bir ideal değildi çünkü ruh oradaydı. Ruh, yaşama, anlamını ve kutsallığını verir; ruh neşe, güç ve haz ile şimdiki zamanı yapar, yaratır ve ona sızar. İdeal; şimdiki zamandan, yeni olan bir şeye doğru döner. Geleceğe, daha iyi olana ve bilinmeyene özlemdir. Çöküş zamanlarından yeni bir kültüre doğru giden yoldur.
Ahlaki bozulma halinden kurtulmaya çalışıp yenilenmiş ilk kültürün efsanevi zamanlarına, komünizme kaçan ilk insanlar; görülebilir, dokunulabilir, ifade edilebilir bir forma sahip yeni bir ruhun çekiciliğine uzun süre kapılmamıştı.
Burada bir mim daha koyulmalı. Dönüm noktasına ulaşmış bu muzaffer zirve zamanlar diğer dönemlerden önce cereyan etmişti. Bu dönemler sözde ilerlemede tek bir zamanı değil, tekrar ve tekrar birbirini izleyen ve birbirine karışan halkların yükselişleri ve çöküşlerini kapsar. Bağlayıcı ruh da, doğal birbirine ait olma dürtüsüyle gönüllü temelde ortak bir yaşam da orada vardı. Fakat tüm detaylarında güzellikle ve özgün bir armonide uyumla parıldayan katedral kuleleri cennete doğru yükselmedi ve dingin sükûnet içerisindeki sıra sütunlu salonlar gökyüzünün saydam maviliğine karşı ayakta durmadı. Bunlar, daha basit gruplardı: henüz bireysel istidat ve öznellik kişilikleri, halkın temsilcileri olarak var olmamıştı; ilkel, komünist bir yaşamdı. Yüzlerce yıllık ve genellikle bin yıllık bir görece durgunluk vardı – var – . Durgunluk, duyun siz bilimsel ve liberal çağdaşlar, o zamanlar içindir, o halklar içindir ki neredeyse düne kadar kültürlerinin bir nişanesi olarak vardı. İlerleme, sizin ilerleme dediğiniz, bu aralıksız harala gürele, yenilik, yeni olduğu müddetçe yeni olan herşeyin peşindeki bu hızlı, yorucu ve sinir bozucu kısa soluklu koşu, bu ilerleme ve onunla ilişkilendirilen kalkınma uygulayıcılarının deli fikirleri ve bu delice, yerine varır varmaz hemen elveda deme alışkanlığı, bu istikrarsız ve rahatsız telaş, bu sabit kalma beceriksizliği ve bu daima hareket halinde olma arzusu, bu sözde ilerleme bizim anormal koşullarımızın, kültürümüzün bir belirtisidir. Ahlaksızlığımızın belirtilerinden farklı bir şeye ihtiyacımız var, ondan kaçınmak için — ben diyorum ki çok fazla göze çarpan sanat olmaksızın, çok fazla yazılı bilim olmaksızın müreffeh yaşam dönemleri ve halkları, gelenek dönemleri, epik dönemler, tarım ve kırsal zanaat dönemleri vardı ve halen var. Varislerinin zaten kendileriyle olduğu ve harika gençliklerini halen onlarla geçirdikleri için pek ihtişamlı büyük dönemlere nazaran daha az şaşalı olduğu ve kendilerine daha az anıt ve mezar taşı dikildiği dönemler, neredeyse rahat denilebilecek daha uzun ve geniş bir yaşam dönemi vardır. Sihri, zorlayıcı gücü ile öz-bilince sahip ruh henüz var olmamıştı. Hristiyanlık öğretilerinde olduğu gibi dünya genelinde ayrılma ve yayılma sürecine henüz girilmemiş, insan ruhları büyüsüne henüz boyun eğmemişti. Böyle zamanlar da vardı: ve böyle insanlar da vardı ve böyle zamanlar geri dönecek.
Böyle zamanlarda ruh saklı görünmektedir. Dikkatli bir inceleme ile dahi kişi neredeyse sadece toplumsal yaşam formlarındaki ve toplumun ekonomik kurumlarındaki dışavurumları ile ruhu ayırt eder.
İnsanlar her zaman en ilk, primitif başlangıçlara, bu zamanların ilk aşamalarına, kendilerini henüz çöküşün ilk zamanlarından, ruhsuzluktan, tiranlıktan, sömürüden ve yönetimsel iktidardan, genelliklede ulusların yardımı ile korudukları zaman dönmüştür. Öyle ki bu verimli durgunluk halinde dünya üzerindeki yeni yerlere yavaş yavaş gitmişler ve buralara, genç ve sağlıklı olarak bilinmeyen mesafeden ve belirsizlik içinden gelerek girmişlerdir. Nitekim geç emperyal dönemin Romalıları ve Yunanlıları bu yenileyici banyoya dalmış ve yeniden ilkel çocuklar haline dönüşmüş, eş anlı olarak Doğudan gelen yeni ruh için uygun hale gelmiştir. İnsanoğlunun empatik gözlemcisi için sonsuz çöküşü ve sonsuz-yeniden-oluşu içerisinde erken dönem Bizans sanatı -kolaylıkla geç dönem Yunan da denilebilir- eserleri kadar dokunaklı, acı verici ve aynı zamanda neredeyse çocukça dindar imanı canlandırıcı bir şey daha neredeyse hiç yoktur. Nesiller; zarif, latif biçimcilikten ve virtüözlüğün sıkıcı soğukluğundan bu neredeyse çok fazla samimi hisse, bu çocuksu basitliğe ve cismani gerçekliği doğru algılama beceriksizliğine geçişte hangi ahlaksızlıktan ve hangi muazzam yeniden-tesis etmeden, hangi dehşetlerden ve hangi ruhsal sıkıntılardan geçti! Eğer ruh onu pislik ve acı safra olarak tükürmeseydi, göz ve elin ustalığı, sanat ve zanaatta nesilden nesile geçerdi. Bu kadar acı verici ve yine de canlandırıcı görüşte hangi umutlar, hangi derin avuntular yatar, bizim için ve herkes için bundan kim ders alır? Çünkü onlar biliyorlar: hiçbir ilerleme, teknoloji, ustalık bize kurtuluş ve iyilik getirmeyecektir. Bizim sosyalizm dediğimiz büyük dönüşüm sadece ruhtan, sadece içsel ihtiyaçlarımızdan ve içsel zenginliğimizden doğacaktır.
Fakat bizim için dünyada herhangi bir yerdeki karanlıktan hiç bu kadar uzak ve bilinmez, hiçbir sürpriz yoktur? Geçmişin hiçbir analojisi bize tümüyle uygulanamaz. Dünyanın yüzeyi bizim tarafımızdan bilinmektedir, ellerimiz onun üstündedir ve nazarımız onun çevresinde dolanmaktadır. On yıllardır ya da bin yıldır bizden hala ayrı olan halklar –Japonlar, Çinliler- ilerlememiz için, kendi durağan yaşam biçimlerini ve medeniyetimiz için kendi kültürlerini hevesle takas ediyorlar. Bu devletin diğer, daha küçük halkları Hristiyanlığımız ile ya da alkol ile yok edilmiş veya bozulmuştur. Bu sefer, yenilenme kendimizden gelmelidir, gerçi bunu yaparken bize en çok belki de yeni bir karışımın halkları – Amerikalılar gibi- eski devirlerden halklar -Ruslar, Hintliler gibi- ve belki de Çinliler faydalı olacaktır.
Bizler çöküşün halkıyız; bu çöküşün öncüleri aptalca güç yarışı, bireyin utanç verici tecridi ve teslimiyeti nedeniyle yorgun düşmüş olanlardır.
Ahlaki bozulma halinden kurtulmaya çalışıp yenilenmiş ilk kültürün efsanevi zamanlarına, komünizme kaçan ilk insanlar; görülebilir, dokunulabilir, ifade edilebilir bir forma sahip yeni bir ruhun çekiciliğine uzun süre kapılmamıştı. Kendilerini büyüleyen çok kuvvetli bir yanılsamanın görkemine sahip değillerdi. Fakat onlar eski büyük dönemlerin batıl, acınası, tanınamaz kalıntılarını terk ettiler. Sadece dünyevi mutluluğun peşinde koştular ve böylelikle yaşamları kurumlarına, sosyal yaşamlarına, çalışmalarına ve malların dağılımına nüfuz eden adalet ruhu ile yeniden başladı. Göksel yanılsama öncesinde dünyevi bir eylem olarak adaletin ruhu ve gönüllü birlikteliğin yaratılması, sonradan dünyevi eylemi topluma kazandıracak ve dahası onu doğal olarak ikna edici kılacaktı.
Bu sözlerle, geçmiş uzun binyılın barbarlarından mı bahsediyorum? Araplar’ın, İrokualar’ın, Grönlandlılar’ın atalarından mı bahsediyorum?
Bilmiyorum. Eski ve şimdiki sözde barbar halkların kökenleri ve değişimleri hakkında çok az şey biliyoruz. Herhangi bir teamüle ya da gerçek bir delile neredeyse hiç sahip değiliz. Sadece, barbar veya yabani olduklarını öne sürülenlere ait sözde ilkel hallerin insanlığın başlangıcı açısından asli olmadığını biliyoruz. Nitekim zihinsel kapasitelerinin ötesinde eğitim alan pek çok uzman buna inanmaktadır. Bu tür bir başlangıç bilmiyoruz. “Barbarların” kültürleri dahi bir yerlerden gelmiştir, beşeriyette derin köklere sahiptir. Belki de bizim kaçmaya çalıştığımız barbarlık gibi bir barbarlıktan gelmişlerdir.
Kendi halklarımızdan bahsediyorum; kendimizden bahsediyorum.
Bizler çöküşün halkıyız; bu çöküşün öncüleri aptalca güç yarışı, bireyin utanç verici tecridi ve teslimiyeti nedeniyle yorgun düşmüş olanlardır. Artık bağlayıcı bir ruhun olmadığı, sadece bozulmuş kalıntıların, batıl inanç saçmalığının ve onun kaba vekili, dış güç baskısı, devletin olduğu düşüşün halkıyız. Çöküşün halkıyız ve bundan dolayı bu tür çöküşün öncüleri bu dünya yaşamının ötesine işaret edilmesini anlamlı bulmazlar, kutsal olarak inanabilecekleri ve iddia edebilecekleri hayali bir cenneti tasavvur edemezler. Bizler, sadece tek bir gerçek ruhla – komünal yaşamın dünyevi konuları ile ilgili adalet ruhuyla- tekrar yukarı çıkabilecek olan halkız. Bizler, sadece sosyalizmle kurtarılabilecek ve kültüre getirilebilecek halkız.
Çev: Nesrin Aytekin
https://itaatsiz.org/2020/04/12/sosyalizme-cagri-gustav-landauer-4/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.04.07 00:00 johofilm 7 Nisan 2020 TV Dizi Film Önerisi

7 Nisan 2020 TV Dizi Film Önerisi

7 Nisan 2020 TV Dizi Film Önerisi listesi ile yılın ilk aylarında 7 Nisan 2020 TV Dizi Film Önerisi derledik. 7 Nisan 2020 TV Dizi Film Önerisi listemize bir göz atın. Aile izle - Aksiyon izle - Macera izle - Animasyon izle - Bilim Kurgu izle - Biyografi izle - Dram izle - Fantastik izle - Gerilim izle -

13.Cuma Filmi

📷 13.Cuma Filmi Konusu: 13. Cuma, karanlık bir gücün ortaya çıkmasına neden olan genç bir kadının başına gelenleri konu ediyor. Genç bir kadın, Tekasas’ın güneyinde yaşadığı evinde, başka bir dünyaya açılan şeytani bir cihaz bulur. Cihazın ne olduğunu anlamaya çalışan ve bu yüzden cihazı kullanan kadın, karanlık bir varlığın yeniden ortaya çıkmasına neden olur. Yıllar önce 13. Cuma gülen ölen öfkeli bir ruh, artık genç kadına musallat olmuştur. Saf bir kötülük tarafından inşa edilen evde kalan genç kadın, kendisine musallat olan lanetten kurtulmak için en büyük korkuları ile yüzleşmek zorunda kalacaktır. 13.Cuma izle 13.Cuma izle - 13.Cuma izle - 13.Cuma izle - 13.Cuma izle - 13.Cuma izle - 13.Cuma izle - 13.Cuma izle 13.Cuma izle - 13.Cuma izle - 13.Cuma izle - 13.Cuma izle - 13.Cuma izle - 13.Cuma izle - 13.Cuma izle 13.Cuma izle - 13.Cuma izle - 13.Cuma izle - 13.Cuma izle 13.Cuma izle -

Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak Filmi

📷 Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak Filmi Konusu: Acemi Kaşifler: Görevimiz Kocaayak, efsanevi bir yaratığın varlığını ispat etmek için zorlu bir maceraya atılan Simon ve Nelly’nin hikayesini konu ediyor. Yerel bir üniversitede asistan olan Simon Picard, kocaayak ile ilgili araştırma yapmaktadır. Simon, kendisine kimse inanmasa da, pek çok ülkede kocaayağı andıran canavarların olduğunu düşünür ve bunu ortaya çıkarmaya karar verir. Bu süreçte bir hayırseverin desteğini alan Simon, teorilerini kanıtlamak için yola koyulmaya hazırlanır. Bu sırada Simon’ın yolu acemi bir dedektif olan Nelly Maloye ile kesişir. Hayatında bir değişiklik arayan Nelly, kocaayağın varlığını ortaya çıkarmak için Simon ile birlikte gitmeye karar verir. Bir kaşifin eski bir günlüğünü rehber alan Simon, Nelly ile birlikte dünyanın yarısını dolaşır. Sonunda kendilerini eski çağlardan kalma bir yerde bulan ikili, efsanevi yaratığın inine doğru ilerlerken, bir dizi tehlike ile karşı karşıya kalır. Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle - Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle - Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle - Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle - Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle - Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle - Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle - Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle - Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle - Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle - Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle - Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle - Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle - Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle - Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle - Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle Acemi Kaşifler Görevimiz Kocaayak izle -

Anna Filmi

📷 Anna Filmi Konusu: Anna, işinde oldukça başarılı olan suikastçı bir kadının hikayesini konu ediyor. Anna Poliatova, temelde bir suikastçıdır ama asla normal bir suikastçı değil. Onun çarpıcı güzelliğinin altında altında dünyanın en korkulan hükümet suikastçılarından biri yatar. 24 yaşında olan Anna’nın kim olduğunu ve içinde kaç kadın saklandığını kimse bilmemektedir. Genç kadın, Moskova'da pazardaki sıradan bir satıcı mı, Paris’te yaşayan bir model mi, yozlaşmış bir polis mi, yoksa sadece zorlu bir satranç oyuncusu mu? Onun gerçekte kim olduğunu bilmek için oyunun sonuna kadar beklemek gerekecektir. Anna izle Anna izle - Anna izle - Anna izle - Anna izle - Anna izle - Anna izle - Anna izle Anna izle - Anna izle - Anna izle - Anna izle - Anna izle - Anna izle - Anna izle Anna izle - Anna izle - Anna izle - Anna izle Anna izle -

Aile Arasında izle Filmi

📷 Aile Arasında Filmi Konusu: 21 yıllık ilişkileri aynı gün noktalanan nevrotik Fikret ile müzikhol vokalisti Solmaz komik bir tesadüfle tanışır. Solmaz’ın kızı Zeynep, Adanalı sevgilisiyle evlenmeye karar verince her şeyden korkan Fikret, kendini bir anda hayatının rolünü oynarken bulur. Aile arasında olması planlanan nikah, damadın ailesinin ısrarıyla büyüdükçe büyür. Bu ekip düğün hazırlıkları boyunca silahlı, geleneksel, kebapçı zinciri sahibi Adanalı aileyle anlaşabilecek ve bu düğün bir terslik çıkmadan yapılabilecek midir? Aile Arasında izle Aile Arasında izle - Aile Arasında izle - Aile Arasında izle - Aile Arasında izle - Aile Arasında izle - Aile Arasında izle - Aile Arasında izle Aile Arasında izle - Aile Arasında izle - Aile Arasında izle - Aile Arasında izle - Aile Arasında izle - Aile Arasında izle - Aile Arasında izle Aile Arasında izle - Aile Arasında izle - Aile Arasında izle - Aile Arasında izle Aile Arasında izle -
Korku izle - Komedi izle - Polisiye izle - Romantik izle - Savaş izle - Tarih izle - Western izle - Dizi izle - Dizi Haber - Haberleri - Film -
submitted by johofilm to u/johofilm [link] [comments]


2019.10.25 11:27 utku1337 Güvenlik Alanında Kendini Geliştirmek İsteyen Öğrenciler İçin Tavsiyeler

Son iki senedir güvenlik alanında kariyer yapmak isteyen genç arkadaşlardan çokça e-posta alıyorum. Bunların çoğuna detaylı yanıt verirken bir kısmına bazen vakitsizlikten, bazen gözümden kaçtığı için, bazen de bilerek cevap veremiyorum. Bilerek cevap vermeme sebebim de, yanlış tavsiye vererek insanların hayatında kötü sonuçlar almasını istemiyorum. Yanlış tavsiye vermekten korkuyorum çünkü ben üniversitenin başlarındayken aldığım neredeyse her tavsiye yanlış çıktı. Üstelik bu tavsiyeleri aldığım insanlar kendi alanlarında başarılı insanlardı. Örneğin kimi siber güvenlik sektörünün Türkiye'de asla gelişmeyeceğini, dolayısıyla bu alanda kariyer hedeflememem gerektiğini söylüyordu. Bir başkası da Sourceforge'a (O dönemler Github pek bilinmiyordu) yüklediğim projelerin pek bir önemi olmadığı, naylon da olsa staj yapmam gerektiğini söylüyordu. Fakat bugün geldiğimiz noktada bu verilen tavsiyelerin birebir tersi çıktı. Bunun sebebi de teknoloji dünyasının çok hızlı değişiyor olması. Önümüzdeki 4-5 seneyi tahmin etmek bile her zaman kolay olmuyor. Ancak yine de genç arkadaşlara kendi görüşlerimi anlatmak istiyorum.
Bu yazıda elimden geldiğince gerçekçi olmaya çalışacağım. Bu şekilde başarılı olma şansınızın yüzde olarak daha artacağına inanıyorum.

Üniversite

İyi bir üniversite eğitimi iyi bir güvenlik uzmanı olmak için şart değil, ancak kişiye çok büyük ivme katabilecek bir etmen. İyi bir üniversitede alınacak Bilgisayar Mühendisliği/Bilimleri eğitiminin kişiye katacağı şöyle özellikler olacaktır:

Ancak şanslıyız ki internet diye bir şey var. İnternet, coğrafyanın kader etkisini azaltan, insanlığın başına gelen en güzel şeylerden biri. Anadolu'nun ücra bir köşesinden bile Standford'un derslerini dinleme şansımız var. Tabiki diğer çevresel imkanlardan mahkum kalacağız ama yine de bilgi seviyemizi yükseltmemiz mümkün. Eğer iyi bir üniversite okuma şansınız yoksa üzülmeyin, çalışarak bu açığı kapatmak imkansız değil. Ancak üniversite gereksizdir diye de havaya girmeyin, çünkü siz oyuna 3-0 geriden başlıyorsunuz. Rehavete kapılarak onları yakalamanız mümkün olmayacak.

Aranan Güvenlikçi

Güvenlik dünyasının günümüzdeki durumu, yeni başlayanlar için büyük bir ilüzyon sunuyor. Birkaç araç kullanmayı öğrenmiş, güvenlik açıkları hakkında biraz bilgi sahibi olan insan, sektördeki büyük boşluğu da görerek bir anda ben oldum havasına girebiliyor. Ancak güvenlik dünyasına giriş seviyesi muhtemelen ileride günümüzdeki kadar düşük olmayacak. Nasıl ki 10 sene öncesine göre günümüzde çoğu güvenlik faaliyeti otomatize olduysa, ileride de öyle olacak. Sistemlerin çalışma prensiplerini bilmeyen, güvenlik problemlerine çözümler geliştirmeyen, programlama ve diğer disiplinlere hakim olmayan kişilere güvenlik dünyasında ihtiyaç kalmayacak. Çünkü onların işleri de otomatikleşecek. Hem günümüzde, hem gelecekte her daim aranan, işsiz kalma ihtimali olmayan bir kişi olmak istiyorsanız şu özelliklere sahip olmanız gerekir:


Hedefler

Bu kısımda karışık olarak üniversite hayatınız boyunca belirlemeniz gereken hedeflere yer vereceğim.
Okul Dersleri
Okulun ilk yıllarında kimya, fizik gibi dersler vaktimizin çoğunu ne yazık ki çalacak. Dünyanın en iyi üniversitelerinde bile zorunlu tutulmayan bu dersler Türkiye'deki bilgisayar fakültelerinde ne yazık ki öğrencilere dayatılıyor. Bu dersleri vakit kaybetmeden vermeniz iyi olacaktır. Onun dışında kalan bilgisayar derslerine mutlaka sıkı çalışın, bunlara ihtiyacım yok demeyin. Sıkı çalışmanın yanında bu derslerde öğrendiklerinizin gerçek hayattaki uygulamalarını mutlaka inceleyin. Öğrencilik hayatım boyunca ortalaması çok yüksek ancak derslerin gerçek hayattaki karşılığı hakkında hiçbir fikri olmayan çok insan gördüm.
Ortalama konusuna çok kafayı takmayın. Dersten öğrenmeniz gerekenleri öğrendiğinizi düşünüyorsanız ve dersi geçtiyseniz tamamdır. İş hayatında ortalamanın önemi sıfıra yakın. Ama akademisyen olma gibi bir düşünceniz varsa ortalamaya dikkat etmeniz gerekir.

İngilizce
Yukarıda da bahsettiğim gibi eğer %100 İngilizce ders işlenen bir üniversitede okuyorsanız 4 senenin sonunda illaki iyi bir İngilizce'ye sahip oluyorsunuz. Peki geriye kalan insanlar ne olacak? Örneğin Erzurum'da doğan bir kişiyi düşünün. Hayatı boyunca hep derslerine çok iyi çalışmış, liseyi şehrin en iyi okulunda okumuş, üniversite sınavında da iyi bir sonuç çıkartarak İstanbul Üniversitesine girmiş. Burada da derslerine çok iyi çalışarak okulu çok iyi bir dereceyle bitirmiş. Ne yazık ki bu kişi hayatı boyunca yüzde yüzüyle derslerine çalışsa da çalışma hayatında geri planda olacak. Çünkü özel bir üniversitede okuyan kişi iyi İngilizce'si sebebiyle bu arkadaşın önüne geçecek.
Burada suçlamamız gereken şey kötü eğitim sistemimiz içinde yer alan berbat İngilizce eğitimimiz tabi ki. Ancak bir yandan bu kötü sistemi eleştirirken bir yandan kendinizi kurtarmanız gerekiyor. İngilizce bilmemek kendinizi geliştirmenize engel, çünkü tüm yeni kaynaklar İngilizce olarak çıkıyor. Dolayısıyla iyi bir işe girmenize de engel. Bunun yanında sosyal hayatta da İngilizce bilmemek hep karşınıza çıkacak ve hep moralinizi bozacak. O yüzden eğitim hayatınız boyunca her gün azar azar çalışarak durumunuzu orta bir seviyeye getirin. Daha sonra para kazanmaya başlayınca düzenli olarak İngilizce kursuna gidin. Eğer maddi imkanınız el veriyorsa hemen bu kurslara yazılın.

Açık Kaynaklı Yazılım
İşe alımlarda ilk bakılan yerlerden biri kişinin Github hesabıdır. Burada çok yeni, sofistike bir yazılım geliştirmenize gerek yok. Dikkat etmeniz gereken en önemli şey projenin "Readme" kısmıdır. Siz burada yazılımın arkasındaki fikri iyi anlatabiliyor musunuz, kurulum ve kullanım adımlarını güzelce yazabiliyor musunuz, kullanım alanlarını örneklendirebiliyor musunuz.. önemli olan bunlardır. İyi dokümante edilmemiş bir projenin içeriği müthiş olsa da bir anlamı olmayacaktır.

Soru Sorma Yeteneği
Çoğu üniversite öğrencisinde ya da yeni mezunda gördüğüm problem düzgün soru soramamalarıdır. Giriş-gelişme-sonuç şeklinde ele alınan, gereksiz detaylardan arındırılmış sorular sorabiliyorsanız, mutlaka aradığınız cevabı bulursunuz. Üniversitedeyken Chris Stephenson hocanın bir dersinde düzgün soru sorabilme konusunu işlemiştik. Burada Stackoverflow'da sorulan soruları inceleyip nasıl iyi soru sorulur konusuna değinmiştik. Dersin forumunda hoca, iyi soru sorabilen öğrencilere ek puan verirken kötü soruları cevaplamıyordu. Bu ders, üniversite hayatımda aldığım en iyi derslerden biriydi. Hala daha pek çok mecrada fake hesaplarla onlarca soru sorup cevaplar alırım.

Araştırma Yapma ve Sonuçları Yazıya Dökme
Diğer bir gördüğüm problem de üniversitelerde tez yazma ile ilgili bir ders verilmiyor oluşu. Öğrencilerden tez yazmaları bekleniyor fakat bunun metodolojisi düzgün öğretilmiyor. Dolayısıyla öğrenci bir probleme yönelik hipotez nasıl geliştirilir, nasıl deneyler yapılır ve sonuçlandırılır kısmına hakim olamıyor. Bu metodolojiyi iyi öğrenmeniz ileride konferanslarda sunum yapmak istiyorsanız çok önemlidir.

Güvenlik
Güvenlik de aslında doktorluk gibi farklı dallara bölünmüştür. Web, network, tersine mühendislik, zararlı yazılım vs. pek çok alan olduğu gibi ofansif ve defansif güvenlik olarak da ayırmak mümkündür. Öğrencilerin %90'ı tabiki daha "havalı" olduğu için ofansif güvenliğe yönelmek ister. Bunda bir sıkıntı yok. Ancak ofansif güvenliğin yol açtığı ilüzyonların da farkında olmanız gerekir.
Ofansif güvenlik geri dönüşü çok hızlı alınabilen bir alandır. Örneğin web güvenliği çalışmaya başlarsınız, XSS isminde bir zafiyet öğrenirsiniz, Burp Suite yazılımını kullanmayı öğrenirsiniz, X isimli websitede bu zafiyeti bulup bayram edersiniz. Ancak ne yazık ki bu sizin iyi bir güvenlikçi olduğunuz anlamına gelmiyor, siz bir script kiddie oldunuz. Script kiddie'lerin de önünde çok parlak bir yol yok. İyi bir güvenlikçi olmak istiyorsanız şunlara dikkat etmelisiniz:

  1. Önce sistemlerin nasıl çalıştığını iyi kavrayın, sonra güvenliğini araştırın. Mesela derste network konusu işleniyorsa önce bunun çalışma prensibini araştırın, sonra burada oluşabilecek saldırıları araştırın.
  2. Saldırılara karşı alınacak defansif çözümleri de araştırın. Örneğin web güvenliğini araştırıyorsanız ortaya çıkabilecek zafiyetlerin geliştiriciler tarafından nasıl çözülebileceği konusuna da kafa yorun.
  3. Antreman platformlarında pratikler yapın. Örneğin web uygulama güvenliğini araştırıyorsanız kendinden zafiyetli DVWA gibi platformlarda denemeler yapın.

Eğitim Kampları ve Topluluklar
Linux Yaz Kampı, Akademik Bilişim ve benzeri kamplara mutlaka katılmaya çalışın. Burada hem teknik anlamda kendinizi geliştirirsiniz, hem de çevreniz genişler. Eğer bunlara katılma imkanınız yoksa bulunduğunuz okulda ya da şehirdeki güvenlik topluluklarına dahil olup buralarda zaman geçirin. Çevrenizi genişletmeniz sektörde yükselmenize ve iş bulmanıza katkı sağlar.

Staj
Üniversite son sınıfa yaklaşırken uzun dönem stajyer arayan firmaları tespit edip buralara başvurun. Uzun dönem stajınız bittikten sonra çok büyük ihtimalle işe alınırsınız. Alınmazsanız bile farklı bir firmada başlama ihtimaliniz çok çok yüksektir. Bir iki aylık yaz stajları yerine son sınıfta senelik staj yapmanız sizin için daha iyi olacaktır.

Diğer Konular

Burada da hedefler konusunda yer vermediğim ancak sıkça sorulan bazı konular hakkında görüşlerimi söylemek istiyorum.
CTF'ler
CTF yarışmaları güvenlik sektörünün sporudur. Spor dememin sebeplerimden biri CTF'lerde karşınıza çıkan soruların genellikle gerçek hayatta bir karşılığı olmaması. İkincisi ise daha çok antreman yapan (örneğin eski CTF'lerin writeup'larını okumak) kişilerin öne geçiyor oluşu. CTF'ler güzeldir, eğlencelidir fakat bir öncelik olarak görülmemelidir.

Bug Bounty
Bug bounty konusu günümüzde en çok konuşulan konulardan biri. Bug bounty sayesinde 18 yaşındaki biri, kıdemli bir güvenlik uzmanının bir senede kazandığı parayı bir ayda kazanabiliyor. Bu açıdan bakınca çok güzel. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bazı konular var.

  1. Bug hunter gerçekten önemli uygulamalarda sofistike açıklar mı buluyor, yoksa düşük profilli sitelerde XSS bulan bir robota mı dönüşmüş? Eğer ilkiyse süper, böyle aynen devam. İkincisi ise bu yaptığı eylem onun iyi bir güvenlikçi olmasına pek katkı sağlamıyor.
  2. Kişi bulduğu güvenlik açıkları hakkında detaylı bilgiye sahip mi? Sıklıkla karşılaştığım bir durum da şu: kişinin çok sayıda bug bounty'si var ancak bulduğu güvenlik açıklarının nasıl çözülebileceğine dair bir fikri yok. İyi bir güvenlikçinin problemlere çözüm de sunması gerekli.

Sertifikalar
Sertifikaların bir kişinin bilgisini ispatladığına inanmıyorum. Sertifikadan ziyade kişinin ortaya koyduğu çalışmalar bence daha önemlidir. O yüzden kariyerinizin başında sertifika almak için uğraşmayın. İşe girin, şirketiniz şart koşarsa sertifika alırsınız.

Yüksek Lisans
Gördüğüm kadarıyla Türkiye'deki siber güvenlik yüksek lisansı bölümleri kurs gibi çalışıyor. Eğer akademik bir kariyer hedefliyorsanız buraları size tavsiye etmem. Eğer buraları bir kurs gibi değerlendirirseniz işinize yarayabilir. Ancak maddi imkanınız sıkışıksa buralara para harcamanızı tavsiye etmem.
submitted by utku1337 to trsec [link] [comments]


2019.10.16 23:05 De4x Gezgin Günlüklerinden; Kuzgunlu

Bir gezgin olarak tüm ülkeyi köy köy gezdiğim zamandan kalma bir anım var köye dair. 1̸̡̺̘͍̩́̑̌͜9̵͊̈́͐̃̿͛͘͜*̵̲͖̰̥̼͍̣͂̄̆̇͆͝9̴͔̳͇̳̫̞͉̺̹͚͌̎́͒̒̎̇̿̏͝ͅ yılında ziyaret ettiğimde halk tarafından pek de iyi karşılanmadığım için cami avlusunda kalmaya karar verdim.Halk benden huzursuzlanınca ormana gitmek istedim fakat korucular bana izin vermedi. Bir şekilde ormana girmeyi başardım. Ormanın derinliklerine indikçe bir dağ yamacına denk geldiğimi fark ettim. Ayrıca fısıldayan çiçekleri duymaya başladım. İlk başta bunun rüzgar ve yahut beni korkutmak isteyen korucular olduğunu düşündüm fakat çiçeklere yaklaştıkça çiçekler daha net bir şekilde fısıldamaya başladılar. Gece ilerledikçe daha fazla çiçek ortaya çıkmaya başlamıştı ve bende bunları takip etme kararı aldım. Fısıltıların çoğu gaklamalar ve hırlamalara benziyordu. Bu tuhaf bitkileri takip ederken önce harabe olmuş bir binaya geldim. Her ne kadar içine girmek istemiş olsam da kapısında ölü gözlerle beni izleyen yaşlı bir adam olduğu için çiçeklerden oluşma başka bir patikaya yöneldim. Bu sefer fısıltılar anlamlılaşıyor ve sanki bir takım insanların avları hakkında konuşuyorlardı. Yola devam ederken patika ikiye ayrıldı. Bir tarafta avcıların sohbeti devam ediyordu diğer tarafta ise ne olduğunu anlamadığım bir dilde bir şeyler konuşuluyordu. Anlamsız gelen seslerin takip etmeye karar verdim. Bir süre sonra bir kaç küp dolusu erimiş altın buldum. Fakat bu küpler devasa çeneler tarafından parçalanmışcasına diş izleri ile doluydu. İşte o an koşarak ormandan çıktım. Köye doğru yaklaştığımda korucular beni gördü ve sinirlendiler. Ayrıca soru yağmuruna tuttular. Hatırladığım sorulardan bir kaçı şunlardır: '' Ormanın içinde ne gördün ?'' ''Herhangi bir insan ile karşılaştın mı?'' ''Seninle konuşmaya çalışan canlılar oldu mu ?''. Onlara çiçeklerden ve harabe binadaki yaşlı insandan bahsedince gayet doğal bir şeymiş gibi karşıladılar. Sorduğumda ise sadece çiçekler için şunu söylediler ; '' Yüce yaratıcımızın ormanda kaybolduğumuz zaman bizim için yapmış olduğu bir mucize. Daha fazla söylenebilecek bir şey yok'' . Sabah olduğunda ise tüm köy halkı ellerinde erzaklar ile çok şaşırtıcı bir şekilde hiç tanımadıkları beni uğurlamaya geldiler. Yirmilerinde genç bir adam dışında kimsenin hediyesini kabul etmedim. Yola çıktıktan bir kaç saat sonra erzağı açtım içindekileri yedikten sonra erzak kefesinin içinde bir kartpostal buldum. Ön yüzünde bir köy girişinde duran çok uzun boylu şık bir beyefendi bir ayağını kafa şeklindeki bir toprak yığının üstüne basmış bir şekilde verdiği pozun üstünde kuzgunlar dolanıyordu.
Arka yüzünde ise kargacık burgacık bir yazı ile;
''Lütfen gördüklerini unut ve bizim için yardım getirme.''

-İ̴̲̯̱̘̭̺͓̪̭̋̊͜ͅh̴̲͙̪͇̮̅͛̾̑̀́̈́́͝s̴̟͎͓̹͉͈̎̅̓̍̅̏̔̋͝͝a̴̬̜̪̜͍͈̔̽̀͑̒̂̾̔̑͠͝ņ̵̛̠͍̣̭̟̘͒̈́͘ Kuzgunlu
yazıyordu. O günden sonra ne bir daha bu ismi duydum ne de bir daha o köye geri döndüm.
submitted by De4x to wiredpeople [link] [comments]


2019.10.07 20:51 SikiTuttunSaruman KGB REDDİTİN KURULUŞU 4. BÖLÜM

KGB REDDİTİN KURULUŞU 4. BÖLÜM
Genç Hobbit
~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ Müziksiz Olmaz ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~
*Sarumanın günlükleri 9.kayıp cilt, 20. büyülü sayfa , sayfa 819.

Ben ki Saruman, o gün KGBde sıradan bir güne uyandığımı zannederdim. Fakat gün geçmesin ki yeni bir hobbit doğmasın. Her yerden insanlar olurdu küçük kgb kasabasında, farklı yüzler tanırdık. Ancak bugün bahsedeceğim kişi en ücra yerlerden, hatta orta dünyada yalnızca benim gibi bir whitewizardın bile bulamadığı gebze isimli karanlık bir mağaraya kökenini dayandırır.
O gün commentlerde ortaya çıkan bu genç adamın ismi u/kralperxx idi.
Ünvanını kazanmamış bu hobbiti her yerde görebilirdiniz altın çağ öncesinde; postlarda, commentlerde ve nsfwlerde. Ancak her hobbitin olduğu gibi, onun da yükseliş zamanı vardı, ve o güne tanıklık etme şerefine nail olanlardandım.
Tam olarak söyle olmuştu:
Ben Saruman, ak asamı elime almış rising postsu incelemeye koyulmuştum. Tam güzel bir nsfw ile zabumafuyu dizginlemeyi başarmış, günlük sonrasında hobbit teftişindeydim ki canla başla çalışan, hatta her gün en az bir shitpost atan o gözüme çarptı. Gebzeli olduğunu belirten hobbite yüce bir cüce, Han'da bağırarak ilk ismini veriyordu.
''GEBZELİ OROSPU ÇOCUĞU!''
Yüce Valar aşkına! O ne kuvvetli bir gürültüydü. Keşke cücenin nickini okuma fikrine varsaydım da size yazabilseydim, ama zabumafuyla olan mücadelemden sonra istari ruhum yorgun düşmüş ve düşünemez olmuştu.
Han'da tüm ses kesildi.
Nsfwlerini yavaşça yere düşürdü hobbitler.
Oldlar dikkatini mevzubahis hobbite çevirdi.
Cüceler meme kazmalarını kavradı.
Hatta kapıdan yeni girmiş olan Lord bile sese kulak kesilmişti.
Yavaşça sakalımı sıvazlarken aklıma nüfuz eden düşünceleri kontrol etmeye çalıştım: ''Gebze neresi amk?'' dedim içimden.
Hobbit köpürüyordu, fakat Orospu Çocuğu olduğu için değil, Gebzeli olduğunu hatırladığı için. Cüceye küfürler yağdırıyordu ama kazandığı ünvan; onun ilk hazinesi, hatta en değerli şeyi olabilirdi. Yerden küçük bir kağıt aldı ve ona bir şeyler karalamaya başladı. Kgb tüm hobbitlerini severdi, o da bunu değerli buluyordu. Küçük nsfw lisesinde tonla arkadaşı vardı, ancak bu handan adımını attığı ilk günden beri 2. bir ailesi olduğunu bilen bir hobbitti.
Elindeki kağıdı kamasının kılıfına sokmadan önce ne yazdığını az biraz seçebildim;
''Bir gün gerçek bir orospu çocuğu olacağım. Gebzeli bir Orospu Çocuğu.''
Gözyaşlarını anacığının ördüğü pelerinine silerek kağıdı kamanın yanına iliştirdi.
Oldlar asalarını alıp güven verici bir gülüşle çıktılar rising posts'tan. Ben de tam çıkacaktım ki, hancının tabelayı değiştirdiğini farkettim: ''Hot Posts''
Postu commentiyle birlikte hot posts'a çıkmıştı.
Yavaşça dışarı süzüldüm: pencereden u/kralperxx i izleyen bir hobbit vardı. Normalde hobbitler büyüyle ilgilenmez, ancak onun sadece bir hobbit olmadığını ilk bakışta farkederdiniz. Büyülü aurasını daha ilk bakışta sezmiştim. Büyücü bir hobbit mi, daha neler?!
Yanından geçerken bana pis bir bakış attı ve u/kralperxx e doğru ilerledi. Nickini ve pelerinine işlenmiş flairini okuduğumda az daha asama oturuyordum.
u/okuryusuf : Orospu Çocuğu
''Old bir orospu çocuğu mu, vay canına'' dedim kendi kendime. Gerçekten saygıdeğer bir hobbit olmalıydı. u/kralperxx in yanına vardığında kulağına bir şeyler fısıldadı ve yavaşça Lordun masasına oturdu, Lord onu gördüğüne sevinmiş ve oldların izinden giden hobbitlerin varlığı KGB köyüne ilham vereceği için gülümsemeye başlamıştı. Fakat çoğu hobbit u/okuryusuf un old olduğundan bihaberdi. Onu öğrenmeleri için chat odasının açılması gerekiyordu.
*********************************************************************************************
Bu olaydan bir hafta geçti geçmedi, ben Saruman Kgb tarihi isimli bir seriye başlayalı pek olmamışken, bir commente rastladım yine genç hobbitin yer aldığı. Birisi ''Sana neden orospu çocuğu diyorlar, durdursana şunu.'' tarzı bir şeyler girmişti. İşte o gün genç adamın kendini kanıtlama günüydü. Bar olayından çok geçmediği için daha yeri tam oturmamış, sadece bizlerin söyleyeceği, gelip geçici bir şey olacağını sanıyorduk. Ama yanında taşıdığı kağıtta yazanlar onun hayatta kalma mücadelesi olacaktı.
Kamasını çıkardı ve sözün sahibi amk newinin boğazına dayadı.
''Sanane anasını siktiğim ben *GEBZELİ BİR OROSPU ÇOCUĞUYUM*''
Daha bir hafta geçmeden ünvanına bağlılığı gözlerini kamaştırmıştı kgb halkının. Yol üstündeki birkaçımız u/kralperxx e upvotelerini vermiş, newi ise yaklaşık -10 pointse indirmiştik. Bu genç adama doğruyu yaptığını anlatmak için güzel bir yoldu.
Böylece ünvanını korumaya başlayan, eli sikinden inmeyen genç hobbit u/kralperxx yaptığı bu çıkışla kendini kanıtlamıştı, ve az daha diğer hobbiti doğruyordu amk delisi. Bu hobbitlerin sağı solu belli olmuyor harbiden. Kalabalıkta birisi kamasını aldı da zor tuttuk ufak piçi. Bundan sonra onun commentlere down atsak iyi olacak, yoksa çok gaza geliyor.
**********************************************************************************************
Bir orospu çocuğunun doğuşu da böyle oldu işte. Yavaşça asamı alıp orta dünya döşeğime geçtim, Shelobu sikmeyi bırakalı 1 hafta kadar olmuştu. En son yazdığım festivalde sikiştikten sonra ayrılmıştık, neyse ki ben Saruman metanetli bir adamdım. Kadınların gelip geçici olduğunu, en uzun süreli hatunumdan ayrıldıktan sonra bile başımı eğmemem gerektiğini daha önce de zor yoldan öğrenmiştim zaten. Belki de Lordun kutsal öğretilerini dinleyip siyahbenizli güney kadınlarını tercih etmeliydim. Dediğine göre daha vahşi oluyorlarmış, Shelobumdan bile daha vahşi. Gözleri çekik, göçmen güzeli tatlı dilli shelobumdan. Yine efkarlandık anasını satayım, bir pipo yakıp orta dünya döşeğime geçeyim en iyisi. Belki de yolda gördüğüm bir hobbitin vereceği nsfw gönlümdeki yarayı dindirmeme yardım eder. Ha ayrıca, bu u/kralperxx in ünü de handa yayılmıştı, u/praventuccari bile post açmıştı adına. u/AdarOkan ın altına attığı commentte bile agresif hobbit orospu çocuğu ünvanını korumak için üstüne atlamıştı, neyse ki mavi okları kafasına fırlatmaya alıştığımız için zararsızdı artık. İyi bir adam bile sayılabilirdi.
********************************************************************************************
Ayrıca bugün, yani tüm bunlardan yaklaşık bir süre sonra İNANILMAZ BİR ŞEY OLDU!
Lordun söz verdiği Chatroom, AÇILDI!
Postlarını gördüğüm u/karmamarma1 gibi deli orospularla tanıştım, inanabiliyor musunuz! Ayrıcı orada yeni dostlar edinmenin de keyfi bambaşka bir haz olacaktı, tüm ghostların akın etmesi de cabası tabi, her gün birilerini tanıyordunuz.
Bir de değerli adamlarla tanıştım tabi, u/corneliusvanbaerle ve u/ministerblackveil gibi bilge elfler her hafta sonu teftişe uğrar, grubun durumunu teftiş ederdi. Farklı diyarların gezginleri olan u/tlhnsrck ve u/ministerblackveil ufkumuzu açardı; Lordun son durumlarını öğrenir, u/TigrisSs in tutmamak üzere Maia lar tarafından lanetlenmiş kuponlarından da burada bahsederdik. Mesela haşmetli sikini sağa sola vurmaktan çekinmeyen bir hobbit, u/hamhumsaralop sürekli donu indirip chatrooma girer, sikiş muhabbetleri açıp dikkat dağıtırdı. Hele bir de u/kralperxx ile bir araya gelmeyedursunlar. Neyse ki u/bumbeyarag hobbitlerin kulağını çekmeye gelirdi.
Chatroom açılır açılmaz hemen post'umu attım, Kgbyi bilgilendirmeliydim. Bunu KGBnin kutsal metinlerine yazacağıma dair kendime sözüm vardı.
Ayrıca u/wingedhusser gibi çok soru sormasanız da epey şey öğrenebilirdiniz buradan, u/21120121 (bu kadar zor nick seçilir mi kabasakal) ın flairinin kökenini de buraya gelip araştırabilirdiniz. Daima 1 2 old olurdu ortalıkta.
Günler geçecek, yeni insanlar getirecekti chatroom. O günler gelene kadar bekleyeceğiz, ayrıca şu aralar tablo ve wallpaper paylaşımında bir düşüş var, ileride düzelir umarım. Şimdilik aksiyonlarımız bunlar sihirli papirüs. Seninle kısa bir süre sonra tekrar karşılaşıp yeni bir macerayı da aktarmak dileğiyle. Yeni flairler, ve banhammer kutsama töreni de kapıda gibi duruyor, hadi hayırlısı. Gidip de zabumafuyu bir yumruklayayım.
submitted by SikiTuttunSaruman to KGBTR [link] [comments]


2019.08.19 10:58 Haberfutbol24 19 Ağustos 2019 Pazartesi Trabzonspor Haberleri

Ünal Karaman'dan futbolcularına övgü: Son derece memnunum!

Trabzonspor Teknik Direktörü Ünal Karaman, Süper Lig’de Kasımpaşa ile 1-1 berabere kaldıkları maçta oyuncularının sergilediği performanstan memnun olduğunu söyledi.
Süper Lig’in ilk haftasında Kasımpaşa sahasında Trabzonspor’u konuk etti. Konuk ekip karşılaşmanın 34’üncü dakikasında Sörloth’un attığı golle 1-0 öne geçti. Kasımpaşa bu gole 40’ıncı dakikada Aytaç Kara ile karşılık verdi. Karşılaşmanın kalan dakikalarında iki takımın gol girişimleri de sonuç vermedi ve mücadele 1-1’lik skorla sona erdi.
Karşılaşmanın ardından düzenlenen basın toplantısında açıklamada bulunan Trabzonspor Teknik Direktörü Ünal Karaman, maça galibiyet için çıktıklarını dile getirerek, "Avrupa maçı öncesi kazanmak istiyorduk. Artı ve eksilerimiz var ama karşımızdaki takım dirençliydi. Her şeye rağmen kazanabilirdik ama olmadı. Oyuncularımın göstermiş olduğu mücadeleden son derece memnunum. Evet hatalarımız var ki bunlar sezon başında tolere edilebilecek şeyler. Oyuncularımızın niyetleriyle ilgili hiçbir sıkıntımız yok. Umarım perşembe günü oynayacağımız maçta da ülkemizi en iyi şekilde temsil eder, bize yakışır bir skorla döneriz." diye konuştu.
Karaman, yoğun bir maç trafiğine girmeleriyle ilgili bir soru üzerine, "Arkadaşlar bu müsabakalar oynanacak. Bugün 4 oyuncumuzu dinlendirerek maça başladık. Oyuncularımızı dinlendirip, AEK maçına en iyi kadroyla çıkmak ve bize yakışan bir oyunla dönmek istiyoruz. Ne benim ne de oyuncuların şikayet etme imkanı var. Bizler bu maçlar için mücadele ediyoruz. Bu hakkı elde ettikten sonra ’yoruluyoruz’ deme durumumuz yok. Çıkacağız oynayacağız ve inşallah iyi skorla Türkiye’ye döneceğiz." değerlendirmesinde bulundu.

"İhtiyacımıza göre durumu değerlendiririz"

Ünal Karaman, transfer konusunda ilgililerle gerekli görüşmeleri yaptıklarını aktararak, şunları kaydetti:
"Saha içindeki rekabeti artırma adına gerekli bilgileri profesyonellerimizle konuşuyoruz. Biz konuşuruz, ilgililer de gereğini yapar. Elbette bazı şeylerin farkındayız. Bir de bu işin mali disiplini var. Ayrıca aldığımız oyuncu, aile ortamını bozmamalı. Bu konuya çok hassasiyet göstermeniz gerekir. Bu transfer dönemini en az hatayla geçme çabamız var. Mevcut oyuncularımız inanılmaz mücadele veriyor. Bu sene aramıza katılan oyuncular ailemizi biraz daha genişletti. Transfer bitene kadar imkanımız olursa ihtiyacımıza göre durumu değerlendiririz."
Tecrübeli teknik adam, transfer gündemlerinde olan Daniel Sturridge ile ilgili bir soruya, "Şimdi olmayan bir transfer üzerine yorum yapmak abes olur. Her transfer haberi üzerine yorum yaparsak, bu işin üstesinden gelemiyiz. Sonuçta bu işin ilgilileri takım kimyasını dikkate alacak hamleler içerisindedirler. İnşallah bizim kimyamızı hiçbir şey bozamaz, takımımızın harcı sağlam." yanıtını verdi.

Alexander Sörloth: Galibiyetle dönmek isterdik

Kasımpaşa ile deplasmanda 1-1 berabere kalan Trabzonspor’da takımın tek golünü kaydeden golcü futbolcu Alexander Sörloth, karşılaşmanın ardından açıklamalarda bulundu.
Trabzonspor'un Kasımpaşa ile 1-1 berabere kaldığı müsabakanın ardından Trabzonspor'un maçtaki tek golünü kaydeden Alexander Sörloth, basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. 3 resmi maçta 3 gol kaydeden yıldız oyuncu, "Kendi adıma iyi bir maç geçirdiğimi söyleyebilirim. Ancak takımın kazanması önemli, bu maçtan galibiyetle dönmek isterdik" ifadelerini kullandı.
Bordo mavili takımın UEFA Avrupa Ligi'nde oynayacağı AEK maçına ilişkin gelen bir soruya yanıt veren Sörloth, "AEK maçı çok önemli bir maç olacak. Şu ana kadar bizim adımıza yılın en önemli maçı olacak. Deplasmanda iyi bir sonuç alırsak, evde de kazanabilir ve tur atlayabiliriz" diye konuştu.

Ahmet Ağaoğlu'ndan Sörloth ve Fernandes'e övgü

Süper Lig'in ilk haftasında Kasımpaşa ile 1-1 berabere kalan Trabzonspor'da başkan Ahmet Ağaoğlu basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. Yeni transferler Sörloth ve Fernandes'in gösterdiği performansa ilişkin gelen soruya yanıt veren Ağaoğlu, "Sörloth ve Fernandes'in performansından benim şüphem yoktu. Çok ince eleyip sık dokunarak yapılan transferler.'' dedi.
34 haftalık bir maraton geçireceklerini söyleyen Ağaoğlu, "Kazanmamız gereken bir maçtı. Sparta Prag maçında iyi oynamıştık ama o maçta fazla efor sarfeden oyuncularımız bugün formunda olmayınca böyle bir sonuç çıktı ortaya. Yenilmeden devam ettiğimiz 19'uncu maçımız. Fakat bu bir anlam ifade etmiyor 3 puanlı ligde. Kazanmamız lazımdı, önemli başlangıç yapabilirdik. Sağlık olsun. Önümüzde AEK maçı var, tur atlamamız gereken bir maç. AEK maçından sonra Malatya maçı var. Malatya da hazır bir ekip. Tekrar AEK ile ve Fenerbahçe ile oynayacağız. Zorlu 2-3 hafta bizi bekliyor. 34'üncü hafta bittiğinde konuşuruz şampiyonluğu. İşin başındayız. Her takım savaşıyor, mücadele ediyor. Trabzonspor'un hedefi her zaman zirve. Zirve yarışının içinde varız. Kadro yapısı ve oyunumuz itibarıyla bunu ortaya koyuyoruz" dedi.

"SÖRLOTH VE FERNANDES'DEN ŞÜPHEM YOKTU"

Yeni transferler Sörloth ve Fernandes'in gösterdiği performansa ilişkin gelen soruya yanıt veren Ağaoğlu, şöyle konuştu: "Sörloth ve Fernandes'in performansından benim şüphem yoktu. Çok ince eleyip sık dokunarak yapılan transferler. Son dakika transferi değil ikisi de. Fernandes'in transferi biraz gecikti. Menajeri ile alakalı sıkıntılar vardı. Yoksa kamptan önce transferi söz konusuydu. Kulübüyle ileriye dönük transferiyle alakalı görüşmelere başlayacağız. Sörloth geçen sene izleme ekibinin gündemine gelen bir oyuncuydu. Cyrstal Palace başka bir takımla takasını gündemine getirdiği için o da gecikti ve kampa yetiştiremedik. Tam bir atlet. Hazır olarak geldi. Takımla 2-3 antrenman yapıktan sonra Prag maçında oynadı ve golünü attı, Akyazı'da da attı. Döndü burada attı. Bizim oyun sistemimiz göz önüne alındığı zaman bir forvetin yapabileceği her şeyi yapıyor gibi görüyorum. Oyuncunun verimi herkesin malumu, üç maçta üç gol. Bu formunu devam ettirirse takımın değişmez oyuncusu olur. Ona daha iki sene var. Formunu devam ettirirse o rakam 6'nın çok çok üzerine çıkar. Ticari taraftan bakıldığı zaman verimli ve isabetli bir transfer."

"TRANSFER HER ZAMAN TARAFTARIN KANINI KAYNATAN BİR OLAY"

"Transfer gelecek mi" sorusuna Ağaoğlu, "Transfer her zaman taraftarın kanını kaynatan bir olay. Transfer hasretle beklenen ama takıma külfeti veya katkısı analiz edilmeden, performans değil de kariyerli isimler gündeme gelince toplum heyecanlanıyor. Biz takım oyunu oynuyoruz. Gençlere yatırım sözü verdik. Forvet olarak takımda Sörloth, Ekuban, Koray, Muhammet ve Salih var. 5 forveti olan bir kulüpten bahsediyoruz. Oraya dışarıdan büyük bir ismi getirince bu sefer alt taraftaki çocukların şevkini kırarsınız. UEFA, lig, Türkiye Kupası uzun bir maraton, orada da gerçekten bir transfer gerekli mi, bu gündeme geliyor. Transferin ekonomik bir boyutu var. Bankalar Birliği'nin bize sağlamış olduğu limit var. O limitin üzerine çıkınca sıkıntı yaşarım. Çünkü geriye dönük bütün borçlardan ben şahsen sorumlu hale geliyorum. Bunun detayının kamuoyunun bilmesi lazım. Bize, Beşiktaş'a, Galatasaray'a tanınan bir bütçe var. Bu limitlerin içinde kalma zorunluluğu var. Bir yandan da yarışa devam edeceksiniz" yanıtını verdi.

"YUSUF'TAN GELECEK PARANIN TAMAMI BANKALAR BİRLİĞİ'NE BORÇ KAPATMAYA GİDİYOR"

Bankalar Birliği ile yapılan anlaşmaya değinen Ahmet Ağaoğlu, "Yusuf'tan gelecek paranın tamamı Bankalar Birliği'ne borç kapatmaya gidiyor. Bankalar Birliği elde ettiğiniz gelirin yüzde otuzu oranında size harcama hakkı tanıyor. Sponsorluk, tribün, ürün gelirleri de aynı şekilde. Bunların tamamı Trabzonspor'un kasasına girmiyor. Bu iyi analiz edilmeli. Bu gelirler yüzde yetmiş, yetmiş beşi borç kapatmaya gidiyor. Kalanı transfer ve maaş ödemelerine gidiyor. Bu limitler içinde kalma zorunluluğunuz var. Süper Lig özellikle bu üç takım için eski Süper Lig değil. Şirket olarak faaliyetlerini sürdüren kulüplerimiz hariç diğer kulüplerimiz lisans yönetmeliğine tabiler. Lisans yönetmeliğinde de aynı şeyler geçerli. İster Bankalar Birliği ile yeniden yapılandırmış olun ya da olmayın ocak ayında yürürlüğe girecek Lisans Yönetmeliği, UEFA'nın finansal fair play kurallarının bire bir uygulanacağı anlamına geliyor. Bunu yaptığınız taktirde biz üç kulüp başkanı olarak geriye dönük bütün borçlardan sorumlu oluruz, kulübü batağa sürüklemiş oluruz, transfer yasağı, puan silme cezası alırız. Bu işin sonu küme düşmeye kadar gidiyor" ifadelerini kullandı.

"VER COŞKUYU, COME TO TRABZONSPOR..."

Yıldız transferler ile ilgili taraftarları beklentiye sokmanın doğru olmadığını kaydeden Ağaoğlu, "Camiaları, taraftarları yıldız transferi ile alakalı beklenti içine sokmak sağlıklı bir yaklaşım değil. Transfer artık o kadar kolay değil. Ver coşkuyu, come to Trabzonspor... Tamam da kim ödeyecek bunları? Taraftar nasıl ödeneceğini biliyor mu? Burası çok önemli. Buna sadık kalmaya çalışıyoruz. O yüzden kadromuzu 52 kişi tuttuk. 52 kişilik kadromuz var. Rezerve takımımızın maliyeti senelik 2 milyon lira civarında. İleriye dönük Trabzonsporun mali ve sportif yapısını kurtaracak oyuncular bunlar. 'Yıldız futbolcu yetiştiremedin' deseler kalbimden vuracak en güzel eleştiri bu. 'Yıldız transferi niye yapmıyorsun' değil. Önümüzdeki birkaç ay içinde yeni tesislerimizde rezerve takımın yapılanmasını, tesislerimizi kamuoyuna tanıtmış olacağız" dedi.
Ahmet Ağaoğlu son olarak Daniel Sturridge'in transferiyle ilgili gelen bir soruya, "Bir sonraki soruya geçelim" diyerek yanıt vermekten kaçındı.

Trabzonspor'un golcüsü Sörloth bildiğiniz gibi!

Bordo-Mavili forma ile 3. kez sahaya çıkan Sörloth, müthiş performansını sürdürdü. Prag maçlarında 2 gol atan Norveçli, Kasımpaşa karşılaşmasını da boş geçmezken sahada basmadık yer bırakmadı.
Trabzonspor'un golcüsü Sörloth bildiğiniz gibi!Trabzonspor kariyerine fırtına gibi başlayan Alexander Sörloth, her geçen gün performansının üstüne biraz daha koymaya devam ediyor. 23 yaşındaki futbolcu, UEFA Avrupa Ligi’nde oynanan Prag maçlarının ardından Kasımpaşa karşılaşmasını da boş geçmedi. Abdülkadir Ömür’ün pasında topla buluşan Norveçli, şık bir vuruşla takımının ilk golünü kaydetti. Karadeniz ekibi, mücadeleden 1-1’lik beraberlikle ayrılsa da Sörloth maçın yıldızı olmayı başardı. Genç futbolcu, sahada basmadık yer bırakmazken neredeyse her topu indirdi.

‘Galibiyeti kaçıran bizdik’

Maçın ardından konuşan Norveçli, “Tabii ki her zaman gol attığım için mutlu oluyorum. Kendi adıma işlerin iyi gittiğini söyleyebilirim. Ama bugün maçı kazanmaya çok yakındık. Bugün maçı kazanabilirdik. Kötü bir performans sergiledik. Galibiyeti kaçıran tarafın kesinlikle biz olduğumuzu söyleyebilirim. Avrupa’da da yolumuza devam etmek istiyoruz” dedi.
Canlı Maç İzle, Şifresiz Maç İzle, Taraftarium 24 İzle, Futbol Cafe TV
submitted by Haberfutbol24 to u/Haberfutbol24 [link] [comments]